2 Aralık 2010 Perşembe

-20-

saga evine uğramayalı 2 gün olmuştu

aynı yüzleri görmüş, aynı bara gitmiş, aynı şeyler için hayıflanan insanları dinlemişti.

uzun zamandır düşünüyordu, aşkla önemli şeylerin bağdaşıp bağdaşamayacağını. ufaktan irkilmeye bile başlamıştı. anlatılanlardan değil, insanları düşürdüğü halden de değil. önemli birşey başaracakken aşkın giyotinvari bir girişle herşeyi sil(k)ip atacağından.

daha önce cumartesi o bara hiç gitmemiş olduğunu farketti.

cumartesi akşamlarını evinde geçirmeye ayırmıştı ve bu cumartesi akşamlarını, haftanın hikayesini yakalamanın vakti yapıyordu.

bunu farkedince kalkıp gidesi gelmişti. zira keman hocası da onunla karşılaşmamak için, bir kaç saat önce evine sığınmıştı.

durdu ve bir anda onun inadına durmaya karar verdi.

barı daha önce hiç bu kadar kalabalık görmemişti. ya da hiç bu kadar kalabalık hissetmemişti.

bir grup sahneye çıktı. müzikleri, meditasyon yaptırmak üzereyken, son anda sisteme ayak uydurmaya karar vermiş gibiydi. bir uyumsuzluk ve gereksiz bir teknolojikliği vardı. saga, kafası iki elinin arasında masanın üzerindeki sigara pakedine bakıyordu.

kafasını kaldırdı, etrafını izlemeye başladı.

ışıklar kararıp yeniden açılıyordu. maviler, griler, morlar, kırmızılar..... hepsinde farklı bir karakter ve hepsi insanların enerjisini karıştırıp, karışıklıktan dinamik bir atmosfer yaratmaya yönelik.......

insanlar, kendini kaybetmeye ve hormonlarıyla enerjilerini aynı yöne savurmaya çalışıyorlardı. elbette bunun için kendilerini paralıyorlardı. bir avuç, avcundakini kontrol etmesini bilmeyen amaçsız varlık, renk değişimlerinde sırıtmamak için kendini paralamak zorundaydı.

bu, saganın tiksindiği atmosferlerden bir tanesiydi.

atmosfer derisinin altına o kadar sızmıştı ve tiksintisiyle öyle bir savaşıyordu ki, ne kalkıp gidebiliyordu artık ne de ilgisini konuşanlardan bir tanesine odaklayabiliyordu.

derken bir kadın ve bir adam kirli bir dans yaparak önünden geçti saganın.

sırıttı saga.

sonunda yaşam belirtisi gösterebilmişti.

gülümsemeyle, aklına şimşek gibi bir fikir indi.

tiksindiği ve karşı geldiği her şeyin içine bir şekilde girmişti.

bir sahne hayal etti.

tiksindiği her özelliği ve her atmosferi bir insana verdi. ve bütün insanları bomboş bir salona tıktı. dekor sadece insanlar, üzerlerindeki kıyafetler ve ellerindeki içkilerden oluşuyordu.

salona girdi, gözüne salonun öbür ucundaki kapı çarptı. ya kalabalığı yararak o kapıya koşacak ve herşeyden uzaklaşacaktı ya da burda kalıp, uzak durduğu her pisliği tanıyacak ve kademe kademe öğrenerek kapıya ulaşacaktı.

karar vermesi için saniyeleri vardı, çünkü barda hormon salgılamanın adamı ona doğru yürümeye başlamıştı.

ve konuşmaları yarıda bırakıp gitmiş sagaya göre değildi. ona göre sohbet ya cinayetle ya da düelloyla sonuçlanırdı. ikisi de görülmeye değerdi.

durdu, ve yıllardır beynini kemiren düşünce aniden çözüme kavuştu. her hücreyi, her hareketi, her akımı ve her düşünceyi bilmeliydi........ ve uzak durduklarına dair tek fikri tiksinmek olabilirdi. bu katlanılabilecek bir şey değildi.

dünyanın mekanizmasına göre, uzak durulan şeylerden uzaklaşılmıyordu.

bu tamamlanmamış bir deney ya da tamamlanmamış bir hayat gibiydi. boş ve rahatsız hissettiriyordu.

öyleyse, hepsini dibine vuracak kadar tanıyacaktı.

bu kararı daha önce defalarca kez almıştı fakat bir adımdan öteye gidememişti.

tadımlık almış ve yerine bırakmıştı.

adam yanına yaklaştı ve saga ona gülümsedi.

"now that the magic has gone" çalarken, hepsiyle teker teker konuşup düelloya girdi.

zira cinayetler kutupların birbirini tanımamasından olurdu.

düellolar ise, iki tarafında birbiri hakkında birşeyler bilip, karşısındakini boyuttan silme dürtüsünden.

öyleydi ki, tiksindiği her şey saga'nın tiksintisinden haberdardı.

dünyaya aldığı tavır, sistemde farkedilmişti.

düellolar bittiğinde, saganın kafasındaki mekanizma birbirine oturdu ve herşey aniden aydınlandı.

savaşılacak bir ordunun ömrü en fazla bir şarkı kadardı.

şarkı bitti.

ve saga salondan çıktı.

ve saga hayal ettiği sahneden çıktı.

çıktığında masasından kalkmış, ayakta duruyordu.

yüzüne bir mavi ışık, bir kırmızı ışık, bir mor ışık, bir gri ışık yansıyıp geçiyordu sırasıyla.

ve o aynı noktaya bakıyordu.

sahnenin önünde dans edenlere.

o ayakta dururken, barın çalışanları ona birşeyler söyleyip, masasını ve sandalyesini götürdüler.

fakat saga onları dinleyememişti.

saatler saganın dans etmesine kurulmuş ve dakikalar işlemeye başlamıştı.

sahnenin önüne doğru yürümeye başladı.

vardı

ve kendini yavaş yavaş meditasyon ritmine bıraktı... bir süre sonra teknolojik kısmı kendiliğinden sagaya ayak uydurmuştu.

saatlerce dans etti saga, herkes yerine oturana...... barı terkedene....... grup sahneden inene kadar.......

bacakları ağrıyordu, terlemişti.

fakat kendini hiç o kadar huzurlu hissetmemişti.

bu dünyevi olan bir şeye karşı kazandığı en büyük zaferdi.

saatlerce dansla düello etmişti. müzik bittiğinde, hissettiği rahatlık, bunu tekrar yapma isteğini bir daha perçinleyecek cinsten değildi.

atmosfere olan tiksintisi devam ediyordu.

herşeye öyle hakimdi ki........ artık biliyordu........ maruz kaldığı şeyin yapısını o kadar iyi biliyordu ki.......

ceketini aldı ve bardan çıktı.

evine gelir gelmez yattı.

uyandı ve bilgisayarını açtı.

bir mail vardı.

MAİL KAPTANDANDI.

saga gülümsedi.

bir gün yollarının kesişeceğinden zaten emindi. fakat onun kurgusunda bu ikisinden birinin adımıyla olmayacaktı.

maili açtı.

bir slayt yollamıştı kaptan.

açtı.

güzel bir melodi çalmaya başladı, ve sonra kaptan ile saganın resmi ekranı kapladı.

kahkaha attı saga. çünkü gerçekte bu fotoğrafta olduğu kadar kötü görünseydi, kafasının içindekilerle uğraşmaya vakti kalmayabilirdi.

ilerledi saga...

kaptan her zaman yaptığı gibi, saganın ruhuyla ilgili birşeyleri yontmak istiyordu.

kaptan hayatına sigarayı hiç bir zaman tamamen sokmamıştı.

ve slaytta saganın sigarayı hayatına sokmasıyla sayfalarca uğraşmıştı.

bunu öyle bir titizlikle yapmıştı ki, gülmekten uyuz olmaya fırsat kalmamıştı.

slaytı yarım saat boyunca izledi, kaç defa izlediğini takip edemedim.

slayt bittiğinde apar topar evden çıktı saga. kaptanın evine gitmek için yola düştü. sonra bir de baktı, gerçekten yola düşmüştü. önünde bir araba durdu.

"yardıma ihtiyacınız var mı?" dedi arabadan kafasını çıkartan adam sırıtarak

"ne konuda?" dedi saga

"şey, hani düştünüz, bir yeriniz incinmiş olabilir"

"incinmiş olduğumda bana yardım edenler yüzünden, bomboş bir hayat geçirebilirdim"dedi güldü ve ayağa kalktı.

"yolda yere yapışmış biri için gereğinden fazla mantıklı konuşmuyor musunuz?"

"niye? yere düşünce, beynim yerinden bir daha kalkamıyor mu?"

"hahaha. gelin sizi istediğiniz yere bırakayım da, bir yerinizi kırmadan günü tamamlayın"

saga adamın sivri tavrını hem çok sevmiş hem de uyuz olmuştu.

"istediğim bir yere gitmek değil de bir tarafımı kırmak da olabilir. ve bu kadar saçma bir ihtimalden bahsettiğime göre, en mantıklısı yolumu yalnız tamamlamak istediğim"

"peki siz bilirsiniz. allah erkek arkadaşınıza sabır versin" dedi ve gitti adam.

saga arkasından ciddiyetle, sırıtma arası bir bakışla bakakaldı.

düştüğü en saçma durumlardan bir tanesiydi.

birincisi, artık ilişkiler öyle bir haldeydi ki, birinin sagayı kız arkadaşı olarak görecek olması bile aşağılayıcı geliyordu.

ikincisi, dolayısıyla saganın erkek arkadaşı yoktu.

üçüncüsü, tanrının varlığından bu kadar emin nasıl bahsedilebilirdi?

bu temel üç gerzek çelişkiyi arkasında bırakarak yoluna devam etti.

kaptanın evinin önüne geldi.

kapıyı çalacaktı.

durdu, kaptanın, saganın konuşmak istediği konuları saptırmaktan daha iyi yaptığı bir iş yoktu.

ve baskın bir biçimde konuşmanın dilediği gibi bitmeyeceğini hissediyordu.

çünkü konuşacakları sigara olmayacaktı.

kaptan, sagaya yabancılık hissettiği anda kasılacaktı. ve yabancı hissettiği her özelliği eleştirmeye başlayacaktı.

kapıdan uzaklaştı saga.

yolun karşı tarafına geçip oturdu.

ve kaptanla bir sohbet hayal etti.

saga "slaytını okudum"

kaptan "ve?"

saga "farkına varmadığın birşey var"

kaptan "eminim. herkesin farkına varmadığı birşeyler var. mesela saçlarını siyaha boyamak sana hiç yakışmamış. farkında mıydın?"

saga "ben sana o sürekli yaptığın surat ifadesinin bütün karakterinin içine ettiğinden bahsediyor muyum? konumuz sigara."

kaptan "peki. slaytta da söyledim. bana hep mal gelmiştir. ve kanser olmanı istemiyorum"

saga "herkesin yaptığı bir davranış olduğu için mi yüzeysel bakıyorsun? yoksa yüzeysel bir adam olmaya başladığın için mi mal bir davranış diyip kestirip atıyorsun?"

kaptan "hala paradoks peşindesin değil mi?"

saga "hahaha.'^+'^(+?^' bak. bu sandığın gibi bir bağımlılıktan ya da bağımlılığı inkardan ibaret değil."

kaptan "dökül bakalım"

saga sözüne devam etmesini beklemeden araya laf sıkıştıran kaptanın yüzüne tuhaf bir bakış attı

saga "birşeyin içine tamamen girip. kaybolduğunu hissetmeden neyle karşı karşıya olduğunu bilemezsin. kapkara gösterilen ciğerler ve ziftler hiç ilgimi çekmiyor. havada uçuşan sinekle bile daha çok ilgileniyorum."

kaptan "evet benim de gözüme takılıyor"

saga "herkes birinden etkilenip birşeylere başlar. ben harflerin birbiri içinde kaybolmasından etkilendim. bir yazı bir şekilde gözlerimin önüne geldi. iki parmağının arasında ateşi hissetmekten bahsediyordu. bu bana göre avatar olmak gibi birşeydi o zamanlar. bilirsin heveslendiğimde, hayatımdaki birşeyleri hevesime uydurmaya çalışıp dururum. ve farkettim de bunu kendime ilk itiraf edişim."

kaptan "hahaha"

saga "herneyse, gidip bir paket aldıktan sonra hayatın değişmez. ta ki kötü geçen bir günden sonra, kalan bir kaç daldan, sabah uyanır uyanmaz içip camdan dışarıyı izleyene kadar. tam tersine, tütünün kendini kötü hissettiren maddelerle dolu olduğunu söylüyorlar. bunu söyleyenler maddeleri baz alıyorlar. maddeleri ve etkilerini baz alarak yaşadığında birşeyler eksik kalır. tam tersine, nefesi içime çekip, dumanı bıraktığım anda kendimi herşeye hakim hissettim. üzerime biriken ve bana dar hissettiren enerjiyi tahmin bile edemezsin. işte o dakikadan sonra, başladım diyebilirim. mental olarak 2 ay önce başlamış olmama rağmen."

kaptan "mental. dantele benziyor"

saga "onun gibi birşey. süslü süslü. var olduğundan emin ettirecek şekilde. ama danteli sevmem, mentali severim."

kaptan "ben ikisini de sevmedim"

saga "dene belki seversin. başladım dedikten sonra, herşeyi beraber yapmaya başladık. yalnız kalıyordum. yazıyordum, bittiğinde onun dumanı etrafımdaydı. cinayet işliyordum. tatmin olmuş bir biçimde arkamı dönüp giderken, duman arkamdan geliyordu. birşeyleri farkediyordum, avcumun içinde yanan birşeyler vardı. bir kere bile sıkıldığımdan ve boş vakitlerimi doldurmasından ötürü içmedim. yalnızken ve birşeylerle uğraşırken, yanında olacak bir insana katlanamazsın. ama o, herşeye yardımcı oluyordu ve varlığıyla yokluğunun farkına bile vardırmıyordu."

kaptan "......."

saga "bu raddeye gelmeyen biri, sigarayla ya da dumanıyla ilgili hiç birşey bilmiyordur kaptan."

kaptan "......."

saga “you need to know”

kaptan “…….”

saga "........"

kaptan "benim, birşeylere değer verdirecek kadar yalnız zamanım bile olmadı son zamanlarda"

saga "yalnız gözüküyorsun"

kaptan "insanlardan uzak durarak ama aklımın içinde sürekli bir insan yorumlama ihtiyacıyla"

saga "kendinden başlasan?"

kaptan "yorumlamaya mı?"

saga "evet"

kaptan "o son vereceğim sınav sanıyordum"

saga "son sınavlar, herşeyi denedikten sonra verilir. herşeyi deneyecek gücü bulman için, kendinle ilgili yanılgılardan kurtulman gerek"

kaptan "neden benimle ilgili konuşmaya başladık?"

saga "ani oldu. psikologun olmaya çalışmıyorum. belki uzaklarda biryerlerde yaptıklarının tam tersini yapmaya başlayan bir adamın varlığı, yorulduğumda bana güç verebilirdi"

kaptan "yanyana neden yapmak aklının ucundan geçmiyor gibi"

saga "senin yanındayken, herşeyi sen yapıyorsun ve ben kendimi huzurlu bir boşlukta buluyorum. bu beni tanıma şansını senden alır"

kaptan "gerçekten ben bazlı mı düşünüyorsun?"

saga "hayır. beni tanımanı istemem bile, tamamen benimle ilgili."

kaptan "seninle ilgili birşey demişken. sigara içmemen iyi olur"

saga "içmem de bir o kadar iyi"

kaptan "birşeyin iki aynı özelliği olamaz saga. zıtlık onu var eder."

saga "ben zıtlıkları iyi ve kötü olarak değerlendirmeyeli çok oluyor kaptan. olumsuz özellikleri de olumlu özellikleri de iyi. olumsuz özellikleri bir gün beni onu bırakmaya zorlayacak. bırak da o da benim vereceğim son sınav olsun."

kaptan "sınavda başarılar"

saga kaptanı öptü, kapıya yöneldi.

tam kapıdan çıkacakken kaptan arkasından kolunu tuttu.

saga ona döndü.

ve kaptan ona öyle bir sarıldı ki, zaman durdu. saga da ona kenetlenmişti. zaman onları izliyordu.

saga "seni özledim"

kaptan "ben de"

saga "hoşçakal"

kaptan "görüşürüz"

saga "yapma!"

kaptan "görüşürüz saga"

dedi ve aniden arkalarını döndüler birbirlerine. saga evine, kaptan odasına.

hayalini kurması bile güzeldi. ama konuşma böyle sonuçlanmayacaktı.

çünkü kaptan, hiçbir şeye ikna olmayacaktı.

ne saganın onu yeterince özlemiş olduğuna ne de sigarayla ilgili söylediklerine.

çünkü saga konuşma bittiğinde gidecekti.

evine doğru yol aldı saga.

sırada................................. düşünmeye, beyni varmadı.

13 Ekim 2010 Çarşamba

-19-

saga, agary'yle sohbet ediyordu.

agary "cinayetin gerçekten cinayet, hırsızlığın gerçekten hırsızlık olmadığı bir sürü dakikaya şahit oldum saga."

ki saga o güne kadar sayısız cinayet işlemişti.defalarca sayıkladığı gibi, eğer ortada cinayet varsa; saga, birini bu dünyadan kurtarmıştı. ve bizzat kendisi dünyanın merkezine çakılıp kalmıştı. eğer bir kurtulan varsa neden kendisi bir daha ceza alacaktı?

bunu ilk defa, kendisini takıntılı bir biçimde "madur" olarak nitelendiren bir adamı öldürürken farketmişti.önce, adamın iliklerine sızdı.

chopin'den nocturne for the violin and piano eşliğinde sonunla sevişti.

o şarkının her zırva detektörü üzerinde farklı bir etkisi vardı. fakat adamda yaratacağı etkiyi adı gibi biliyordu. o, o şarkıyı saf acı olarak nitelendirecek ve madur zırvalıklarından bahsetmeye başlayacaktı.

yasaların maduru,

kadınların maduru,

sokakların maduru ve sabaha kadar uzanan milyonlarca klişe.......


aynen tahmin ettiği gibi oldu.

buçukluk adam, az buçuk arabesk sözlerini bitirdiğinde saat sabahın 6 buçuğuydu.

saga ona

"hayatında hiç gerçekten madur oldun mu?" diye sordu.

adam

"şaka mı yapıyorsun, saatlerdir nelerden bahsediyorum!? madur olmak için doğdum ya da adı madur olan bir gölgem var!" diye hırsla cevapladı sagayı. gözlerini bir ressamın ellerine versek, muhtemelen big bang'i çizerdi.

saga sırıttı.

yastığının altına uzandı. ve bıçağını çıkardı.

adam önce şaşırmasına rağmen, sonra her buçukluk aklın bu durumda sahip olacağı sanrısı gibi; o da bunu bir fantazi sandı ve suratındaki ifadenin son derece çekici olduğunu düşünerek gülümsedi.

sagaya göre yaşamaya devam ederken, bütün insanlar korkularını saklamakta profesyonellik kazanıyordu.

bu yüzden ölüm, yangına dayanıklı bir ormandaki ağaçların köklerinin yerinden çıkıp, ağaçlara hareket vermesi kadar şiirsel fakat bir o kadar da gerçekti.

yani insanlar, yaşamları boyunca sadece ölümden bir kaç saniye önce gerçek kimliklerini ortaya çıkartıyorlardı. saf korku, bedenlerini ele geçiriyordu.

sagaya göre cinayete orjinallik katan en önemli şey buydu.

ve karşısındaki adam bütün orjinalliğin içine ediyordu.

şimdi onu gerçekten madur etmek istiyordu.

hiç çaktırmadan üzerine çıktı. onu boynundan öpmeye başladı. yanağına kadar geldiğinde fısıldadı

"tek bir madurdan haberdarım. o da tanrı"

dedi ve bıçağı adamın kalbine sapladı.

sonra üzerini hızla giyinip adamın evinden çıktı.

yolda, son ettiği lafı düşünmeye başladı.

7 milyar insan, tanrı hakkında doğru yanlış atıp tutuyordu. yoz kısmı onun için çıldırıp, bedenini saklamaya çalışıyordu. aydın geçinenler yorum yapmamaya çalışıyordu. ve hatta bir grup gereksiz asi, ona sövüyordu bile.

tamam, bunların hepsi ona ulaşma çabasıydı.

fakat kimse ulaşma çabasının sebebini düşünmüyor ve araştırmıyordu.

aslında çok basitti. dünyada hiç kimse, bir diğerini kendinden üstün görmeye katlanamazdı. ve eğer bir kişiye ya da bir mertebeye ulaşmaya çalışıyorlarsa, bu kesinlikle onlara olan sevgilerinden, hayranlıklarından, hayat beklentilerinden ya da yardım beklentilerinden değildi. bizzat onun yerini kıskanmalarından ve imrenmelerindendi.

bu dünyada herkes üzeri kapalı bir biçimde tanrı'yı kıskanıyordu.

ve tanrı gerçekten yeryüzüne bakıyorsa eminim sisteminin 7 milyarlık çarkına tükürmek istiyordu.

haklıydı da. ordusu tarafından ihanete uğramış kraldan, yeni yarattığı klon hayvanları tarafından öldürülmek istenen bir profesörden ya da çocuğu tarafından tehdit edilen anneden çok daha madur durumdaydı.

bir sistem yaratmıştı, sistemin içine milyarlarca ışık sistemi, ışık sistemleri içine milyonlarca cisim yerleştirmişti. birbirlerine çarpma olasılıklarını minimuma düşürmek için yörüngeler ve çekim kuvvetleri tasarlamıştı. zekilerin keşfedebilmesi için tavşan delikleri açmış ve evren içine evren yerleştirmişti.

onlarca boyut, onlarca denklem ve onlarca cisim.........

ve o cisimlerden bir tanesinin içine, kendi yarattığı evrenin yüz bin katrilyonda biri bile etmeyecek büyüklükte 7 milyar tanecik yerleştirmişti.

şimdi ise kendi yarattığı ufak tanecikler ona ihanet etmek için çırpınıyordu.

zira saga, dünya üzerinde teklif edilse tanrı olmak istemeyecek tek bir insan bile tanımıyordu.

bunları düşünürken farketti, uzay ne denli bucaksız ve büyüleyici bir boşluktu.

ve farketmez olsaydı ki, kendisi uzayı tanrının gördüğü yerden hiç bir zaman göremeyecekti.

gerçekten uzak bir yerlerde, bütün ışık sistemleri birleşik bir şekilde gözüküyordu. ve birlikte kim bilir neye benziyorlardı. belki dna yapısına, belki örümcek ağına...

dünya ne kadar ufak ve kirliydi.

insanlar hisleri ve içgüdüleri yüzünden defolulardı ve saga onların arasındaydı, tanrı ise bunların hiç birinin olmadığı bir yerden yarattığı sistemi izliyordu.

farketti ki, aslında madur kendisiydi...

ve evrende o kadar ufak bir yapıydı ki, ölse de, öldürse de, tanrının sisteminin çarkları dönmeye devam edecekti.

saganın sarkacının dengesi bozulmuştu.

o andan sonra hiç birşey için heyecanlanamaz, heveslenemez ve hiç birşeyi umursayamaz olmuştu.

hiç birşeyi kanıtlamaya, doğrucu olmaya ve lider olmaya çalışmadı. sadece kendi hayatına baktı.

fakat bir cinayet, dünyada bir farkındalığın daha filizlenmesini sağlamıştı.

----------

bu yüzden agary'nin cümlesinin gerisi çok önemliydi. saga'nın hayatının dönüm noktalarından birini cümlesinin yarısında özetlemişti. öyleyse diğer yarısında öğrenecek birşeyler vardı.

"hırsızlığın gerçekten hırsızlık olmadığı anlar..."

öyleyse önce hırsızlığın ne olduğunu öğrenmeliydi.

o gün agary'yle bir iddiaya girdiler.

agary'nin istediği bir tarot takımı vardı, saga onu alacaktı. agary de saga için eski bir çizgiroman bulacak ve onu alacaktı.

kim yakalanırsa, adı çaylak kalacaktı. ve cinayet yasaktı.

hoş saga için bunun hiç bir önemi yoktu. o ne öğreneceğine bakıyordu.

saga kitap evine girdi.

yaklaşık bir saat oralarda oyalandı. ki bu en büyük hatasıydı. oldukça ilgi çekmiş olacağını düşündü.

fakat bir türlü yapamıyordu.

mevzu; birinin cebine girip, diğerinden çıkan para ya da yakalanma korkusu değildi. çünkü para, şimdiye kadar icat edilmiş en mantıksız ve en yaygın buluştu. yakalanma, ise "kime göre" ve "neye göre" sorularını getiriyordu.

sadece alışmamıştı.

sonra o cinayeti hatırladı...

ufacık bir kadının; ufacık dünyanın, ufacık fabrikalarının, ufacık ürününü; ufacık yasalar yüzünden alamamasının bir önemi yoktu. fakat aynı şekilde almasının da. öyleyse neden almıyordu?

aldı ve dükkandan çıktı.

arkasından bir adam geldi

"pardon hanımefendi, dükkandan çıkarken öttünüz, bir daha geçer misiniz?"

"tabi"

ve makineden geçti saga.

makine de elbette öttü.

"çantanızı görebilir miyim hanfendi?"

"tabi"

ve çantasını gösterdi saga.

"arkadaki kitabı görebilir miyim hanımefendi?"

"tabi"

ve arkadaki kitap gibi gözüken tarot setini çıkardı saga.

"izninizle bunu kasadan kontrol ettirebilir miyim hanımefendi?"

"tabi"

ve kontrol ettirmeye gitti adam.

geldiğinde, yandaki odayı işaret etti.

saga girdi.

istese her türlü çirkefliği yapıp oradan çıkabilirdi. fakat kendini anlamsız biçimde yorgun hissediyordu.

o an farkedemedi ama eve gidip yatağına uzandığında dank etti. ne yaparsa yapsın, hayatında hiç bu kadar aşağılık duruma düşmemişti.

bu nedenle afallamıştı.

odada, 2 adam daha vardı.

oldukça soğukkanlılardı ve dünya yasalarına göre oldukça doğrucu konuşuyorlardı. dünyanın belirli yerlerinde onlar gibi adamları buda öğretilerine alıyorlardı.

fakat sagayı içeri sokan adam, tıpkı saganın daha önce öldürdüklerine benziyordu.

amacına ulaşmak için her türlü iğrenç yolu deneyenlerdendi.

eğer amaçları birşey öğrenmek adına olsaydı, elbette dokunmayacaktı saga.

amaçları öğrenmek olmadığı için birşey de bilmiyorlardı, sadece ne yapmaları ve ne demeleri gerekiyorsa onlara odaklılardı.

ve saganın niteliksel cetveline göre, mide bulandırıcı kısmı oluşturuyorlardı.

saganın kafa kağıdının fotokopisini aldılar.

kendinden beklenmeyen bir kibarlıkla sebebini sordu saga.

içeri sokan adam;

"diğer şubelere yollayacağız ve bir daha mağazalarımıza giremeyeceksin" dedi.

saga, içinden kıskıs güldü adama. ve içtenlikle diledi, "umarım müşteri-çalışan ilişkisi dışında bir ilişki içinde benimle karşılaşmazsın."

zira buçukluk bir adamın görevini fbi ciddiyetiyle yapması mide bulandırıcıydı.

elbette adamın söylediğine inanacak hali yoktu.

doğrucu adamlardan birine dönüp, sordu;

"giremeyecek miyim?"

adam;

"sadece bu niyetle giremeyeceksiniz"

saga içinden, "kapıya beyin okuyucu mu astınız? tüh" dedi.

bir kaç soru ve öğütten sonra kapıdan çıkıp gitti saga.

nasıl dayandığına hayret ediyordu.

bir yılın ondan neler götürdüğünü o an farketti.

Ve agary’nin cümlesinin diğer yarısından umutlandığına lanet etti.

sagayı içeri alan adam, olayı hemen halledip sagayı yollamak için ucuz bir kaç yalan söylemişti. hafif öfkeli tavrı tamamen toyluğundan kaynaklanıyordu.

birinci doğrucu adam, sadece uyarmayı ve yollamayı seçmişti.

ikinci doğrucu adam ise sadece nedenini sormuş ve prosedürden bahsetmişti.

yani, aslında kendileri bile orada olan hırsızlıkları içgüdüsel olarak umursamıyorlardı.

-doğru olan iç güdüleriydi fakat dünyanın yasalarına göre hareket etmeye programlanmışlardı.-

umursamamalarının sebebinde elbette çalınan şeyin kitap olmasının bir etkisi vardı. çünkü saganın büyüdüğü yerde kitap okuyan fazla insan yoktu.

fakat daha da önemlisi, evrenin buçukluk dünyasının, buçukluk insanlarının kurduğu buçukluk fabrikaların, buçukluk kitaplarının; insanların cebinden çıkan buçukluklara denk gelmesinin bir öneminin olmamasıydı. onlarda içlerinde biryerlerde bunu biliyordu. o ödenmese de evrenin çarkı dönmeye devam edecekti.

Cümlenin ikinci yarısından da aynı sonuç çıkmıştı.

fakat dünya üzerinde tanrının yerine imrenenlerin, evrende var olan gereksiz kurallara ve gereksiz cisimlere tahammülü diğerlerinden çok daha azdı. bunu er ya da geç anlayacaklardı.

o yüzden saga, ertesi gün dükkana gidip tarot setini satın aldı ve 3 adama bir hikaye verdi...

athenaeum