iskele alabanda%^+/(
gemi kıyıya yakın, suya demirlerini atarken saga beklemeye dayanamadı, iskeleye atladı.
yolculuk 13 gün sürmüştü.
ailesini 1. dünya savaşında kaybetmiş bir yelken hakimi için bile, tam 13 gün.
13. günde yolcuların geri kalan kısmı, başta sarhoş sarhoş dinledikleri denizin şiirsel uğultusuna katlanamaz hale gelmişti.
ilk günler birbirini gıdıklayarak güverteye çıkan çiftlerin yolu:yatakhane katının koridorları, suratları kefen tutmuş adamlar ve saçları terden kafatasına kadar yapışmış kadınlarla dolmuştu.
"buralarda biryerlerde teleport odası olmalı" diye düşündü saga+^'&
"ya da yazar beni bir lanetli gemi hikayesinin ortasına attı!"
saga için, dünya yörüngesine yeniden girmişti.
bir zehir, yine huzurunu kemirmeye başlamıştı.
fakat bu hikaye için "zehir", çok kahramanca bir kelimedir.
bir silahı rahatça eritebilir ve erittiği salisenin silahı kabul edilebilir.
aklında, kaldırıma zift kıvamında akan bir silah canlandıran şaşkalozlar için...
silah eritmek fiziki bir işlem değildir!
zehir gibi o da, iki beden arası çekimin içine sıçmak için, beyinde birikmiş üstünlük hissinin düello malzemesidir.
bir kadının zehri ve bir adamın pimi çekilmiş bombası olabilir. çünkü şarjörler, birden fazla defa kullanılabileceği için, adeletsiz savaş sahalarının biblolarıdır.
ve ilişkiler de, kuralsız olmak için savaş verir fakat adaletsiz savaşları barındırmamak gibi bir kuralları vardır.
o yüzden şarjör barındıran herşey yavşak işidir!
kahramanca diyorduk...
bir kadın başka bir bedenin orak izini taşımadan yaşayamaz.
zehir de bu yüzden epiktir.
zehir saçmak; orağı atomlarına ayırmak! +'^&/=^'
huzur diyorduk...
huzur da, dönem dönem sagaya uğrar ve bando eşliğinde giderdi.
huzur işte... hanginizinki şovu sevmez?!%^+/
saga'nın huzurunun da bu seferki şovu; gemiden iskeleye sıçradığında, ölünmez adamın arkasından bağırmasıyla oldu:
"10 gündür burda 24 saat beraberdik saga! aramızda görünmez bir ip bile bırakmayacak mısın?"
saga, arkasını dönmeden cevap verdi.
"13 gün suldor..."
"ilk gün ki toplu yemekte kalabalıktan kurtulup, odaya geçmek istediğini söylediğin zaman anlamıştım. günleri, saatleri ve saniyeleri sadece arkanda bırakmak istediğin birşey varsa sayıyorsun. "
saga içinden saymaya başladı
1,2,3...........
14 Mayıs 2010 Cuma
10 Mayıs 2010 Pazartesi
-12-
kaldırımlardan da sıkılmıştı saga.
en kaçağından, bir gemiye bindi
kaçmak için, kaçak birşeylere takılmaktan daha güzel bir yol yoktu ki.
çünkü ne zaman hevesle meddah olmaya çalışsa, adım attığı sahneyi eli kalem tutan örümcekler basıyordu.
eh, saga da örümcekleri sevmez değildi ama...
olay da bu ya...
sabahı çıkardığında baş ağrısıyla lanetleyen, 6 bacaklı 3 cinsel organlı gece bekçilerinin üzerine basmanın vakti gelmişti.
ve hepsi de gecenin, coğrafyanın incelemeye korktuğu iklimi yüzündendi.
önce biraz bahar, ne istediği bilen sırıtmalar
sonra biraz yaz, iç kesimlerde beyaz yağmuruyla feyyaz, alaz, dıranas
hemen ardından sonbahar, sabaha karşılaşılacak yüzleşmenin haber verdiği kar
sabaha karşı kış, kovmamak için zor tuttuğu bir gecelik battaniye için zoraki sırıtış
ki zaten birşey sırıtmayla başlıyorsa, sırıtmayla bitmek zorundadır. bkz. samimiyetsizliğin, üzerinde özensizce düşünülmüş komplo teorisi!?
kısacası, en fazla 4 saat sevilmeye mahkum örümcek ordusuna okkalı küfürler savurmak,saganın öğlen saatlerinin alışkanlığı haline gelmişti.
yani saga sözlüğü de, bir kelime daha işlemişti, inşaat sırasında işçilerinin şehri terk ettiği sayfasına:
"örümcek: gece saatlerinde tüylü bacaklarından yararlanılmasına rağmen, sabah saatlerinde onları teker teker kopartma dürtüsü uyandıran, beklentisiz, bir günlük yoldaş. bundan böyle hevesi alınanlar klasörüne aittir."
hah! gemi diyorduk!
saga da gemiye, gerçekçi birşeyler bulmaya gitti.
çünkü daha önce bir kaptanla tanışmıştı ve uzun süre kabullenmek istemese de, kaptan onun hayatını değiştirmişti.
olmak istediği kadın olmasını sağlamış ve sonra da siktirip gitmişti.
hala zaman zaman arkasından iki damla gözyaşı döker saga, o da yarım kaldığını hissettiği bir resim için.
gemiye adım atar atmaz, sanki onun ruhu bütün sulara yerleşmiş gibi hissetti. ve günah çıkartır gibi bir kaç cümle döküldü ağzından.
"kaptan... seni özlüyorum, şükür ki bir daha yanımda olmayacaksın."
çünkü saga, hayatı boyunca bir tek kaptanın yanında kendini güvende hissetmişti. özlediği şey de buydu. kendini onun yanına öyle ait hissetmişti ki, herşeyi bırakmış, kaptanın ilerlemesini izler duruma gelmişti.
yani saga da, güven ve aitlik hissettiği anda, hayatı bırakan akılsız türdendi.
ama dersini almıştı. gardını da.
bir adamla oynadığı titanik oyunu gelmişti aklına. o yüzden gözüne geminin burnunu kestirdi.
oraya oturduğunda ilk defa anıları, yükmüş gibi gelmiyordu.
işlediği cinayeti, yattığı adamları, kırdığı dostlarını, hatta yırttığı kağıtları ve tırmaladığı suratları yanında bulundurması, gülümsetiyordu onu.
gerçekleri, bir delinin kafasındaki karnaval kadar huzur dolu hale getiren neydi, anlayamadı.
ben, yaklaşan bir büyücünün etkisi diyorum.
eğer büyücüler gerçekten varlığını sezdiriyorsa, dediği gibi bir delinin.
zaten hep öyle olur, birşeylere farklı bir açıdan bakmaya başladığın anda, hayat kafanı ikinci kez karıştırmak için zemin hazırlar. ve bütün zeminler, öncesinde baktığın olay için seni rahatlatır.
ama döngüler, güzeldir.
saga, adım sesleriyle karışıp gıcırdayan tahtalardan anladı.
biri yanına yaklaşıyordu.
"dur" dedi
adam durdu.
saga arkasını döndü.
ÖLDÜRDÜĞÜ ADAM CAPCANLI KARŞISINDA DURUYORDU.
arada bir hayatının tanrının özel oyuncağı olduğunu düşünüyordu.
nerde olamayacak kadar saçma bir tesadüf varsa, onunla karşılaşmak zorunda kalıyordu.
ve yine o cızırdamalardan bir tanesiydi!?42^&^/'^'^+'!+!
ruhundaki bütün dinginlik, geminin çürüyen tabanından içeri kaçıştı.
adam burda karşısına çıktığına göre, intikam peşinde olabilirdi.
saga, belki ona sol anahtarını geri verirse canını kurtarabilirdi!?
ceplerini yokladı.
SOL ANAHTARI YERİNDE YOKTU.
o an yaşadığı telaşı, en son mavi bir otel odasında, sigarasını yakmaya çalışırken kibritin yatağa düşüp alev aldığı an yaşamıştı. çünkü kırmızı ve mavi yanyana durduğunda mutlaka boktan birşeyler olurdu.
ama adam, hiç de intikamcı bir örümcek gibi gözükmüyordu.
hatta saga utanmasa, onun bir örümcek olmadığını düşünecekti.
bu gemiye bir örümceğin bineceğine inanmıyordu.
adam
"gemiden inene kadar elini hiç açmamanı sağlayabilirim" dedi.
saga elini uzattı
"al, yap hadi" dedi
adam, saganın avcunun içine birşey koyup, elini yumruk haline getirdi.
işte bu gerçekten acımasızcaydı.
çünkü saga, hediyeleri, karşısındakini surat ifadesini görmekten mahrum bırakmak için, ancak o gittikten sonra incelerdi.
adam saganın avcunu açmayacağını biliyordu
saga da adamın, intikamların en eğlencelisini aldığını.
avcunun içinde, lastiğimsi bir yapı vardı. bir yerden sonra kendini tam katı bir maddeye bırakıyordu.
intikam, manevi bir zarar vermek üzere tasarlanmıştı.
avcunu açsa, karakterini çiğnemiş olacaktı.
açmazsa meraktan çıldıracaktı.
aradan yarım saat geçti. saganın yüzü sarardı.
adam dayanamadı:
"sol anahtarı için beni öldürmeye çalışmana gerek yoktu. istesen verirdim. şimdi yaptığım gibi"
dedi.
saga, elinde ne olduğu artık biliyordu.
en umarsız ve ölümcül dokunuş buydu. çünkü beyniyle, kalbi arası biryerlere dokunmuştu. bu da uzayın bilinmeyen iki ucundaki iki gezegenin arasındaki yolu görünür kılmıştı.
avcunu açtı. sol anahtarını boynuna taktı.
anahtar, derisini eritiyormuş gibi acıtıyordu biryerlerini.
ve acıyan yeri kesinlikle derisi değildi.
anlayacağın işkenceler kentine, çarpık bir düzen hakimdi.
çürük tabanın arasına kaçmış dinginlik de yukarıyı şöyle bir kolaçan etti. sonra saganın bedenine geri dönmeye karar verdi.
herkes kendini ait hissettiği yerdeydi.
saga dahil.
gemiye ilk bindiğindeki gülümseme, yine yüzüne yerleşmişti.
bunu farkeden adam
"bunların tek bir sebebi var. gülerken gözlerinin ışıldamasını seviyorum" dedi
birileri, blue hotel'i çalmaya başlamalı diye düşündü saga. çünkü o an elinde duran silaha, ve içindeki ölüm tacirine rağmen, dolunayın ışığı onu aydınlatmaya meyilliydi.
bir şekilde şefkat duyuyordu karşısındaki adama.
işte bu, en tehlikeli adam türüdür saga gibi bir kadın için.
ortada hiç birşey yokken kibarlığı ve üzeri sevgiyle yamanmış cümleleriyle, yanındayken huzurlu hissettirir. ÖLÜNMEZDİR. yani öldürülür ve ölmez. kendini tanıtmak ve sevdirmek için, atom çekirdeği kadar bile çaba harcamazsın ama o, seni çözmeyi çoktan g13 projesi haline getirmiştir.
sonunda ya bir anda kendini alışmış ve kopamaz halde bulursun ya da onun kalbini sürekli kırdığın için duvar tırmalatıcak cinsten bir sorumluluk altında.
"ama beni tanıman için, hiç çaba harcamadım. seninkisi hiçbirşeyden yol almak" dedi.
adam, bir lafın nereye gidiyor olduğunu anlamak konusunda, tanrısal bir vizyona sahipti:
"galaktus, dünyayı istediğini söylediğinde insanlar "neden dünya!?" demişlerdi. galaktus, rahat ve sinsi bir şekilde gülümsemişti. ve sadece "çünkü o sizin" demişti. ben de o an anladım, galaktus elde etmek isteseydi bu kadar uğraşmazdı. o sadece uğraşmak istiyordu"
dedi.
------------------------------------
saga, o günün gecesi yine geminin burnuna gitti.
beyninin bitkisel yaşamdaki her hücresi, kendine gelmiş ve birşeyler farketmişti.
bir örümcekten ve bir aşıktan farklı olarak, o adam karşısındaki kadını yaşıyordu.
ve saga artık biliyordu; dirilmeyi başaran tek bir adam dünyayı başka bir yer yapmaya yeterdi.
sonra bir şarkı mırıldandı kaptan için... hatalarını tekrarlamayacaktı.
thank you india
thank you terror
thank you disillusionment
thank you frailty
thank you silence
thank you thank you captain
en kaçağından, bir gemiye bindi
kaçmak için, kaçak birşeylere takılmaktan daha güzel bir yol yoktu ki.
çünkü ne zaman hevesle meddah olmaya çalışsa, adım attığı sahneyi eli kalem tutan örümcekler basıyordu.
eh, saga da örümcekleri sevmez değildi ama...
olay da bu ya...
sabahı çıkardığında baş ağrısıyla lanetleyen, 6 bacaklı 3 cinsel organlı gece bekçilerinin üzerine basmanın vakti gelmişti.
ve hepsi de gecenin, coğrafyanın incelemeye korktuğu iklimi yüzündendi.
önce biraz bahar, ne istediği bilen sırıtmalar
sonra biraz yaz, iç kesimlerde beyaz yağmuruyla feyyaz, alaz, dıranas
hemen ardından sonbahar, sabaha karşılaşılacak yüzleşmenin haber verdiği kar
sabaha karşı kış, kovmamak için zor tuttuğu bir gecelik battaniye için zoraki sırıtış
ki zaten birşey sırıtmayla başlıyorsa, sırıtmayla bitmek zorundadır. bkz. samimiyetsizliğin, üzerinde özensizce düşünülmüş komplo teorisi!?
kısacası, en fazla 4 saat sevilmeye mahkum örümcek ordusuna okkalı küfürler savurmak,saganın öğlen saatlerinin alışkanlığı haline gelmişti.
yani saga sözlüğü de, bir kelime daha işlemişti, inşaat sırasında işçilerinin şehri terk ettiği sayfasına:
"örümcek: gece saatlerinde tüylü bacaklarından yararlanılmasına rağmen, sabah saatlerinde onları teker teker kopartma dürtüsü uyandıran, beklentisiz, bir günlük yoldaş. bundan böyle hevesi alınanlar klasörüne aittir."
hah! gemi diyorduk!
saga da gemiye, gerçekçi birşeyler bulmaya gitti.
çünkü daha önce bir kaptanla tanışmıştı ve uzun süre kabullenmek istemese de, kaptan onun hayatını değiştirmişti.
olmak istediği kadın olmasını sağlamış ve sonra da siktirip gitmişti.
hala zaman zaman arkasından iki damla gözyaşı döker saga, o da yarım kaldığını hissettiği bir resim için.
gemiye adım atar atmaz, sanki onun ruhu bütün sulara yerleşmiş gibi hissetti. ve günah çıkartır gibi bir kaç cümle döküldü ağzından.
"kaptan... seni özlüyorum, şükür ki bir daha yanımda olmayacaksın."
çünkü saga, hayatı boyunca bir tek kaptanın yanında kendini güvende hissetmişti. özlediği şey de buydu. kendini onun yanına öyle ait hissetmişti ki, herşeyi bırakmış, kaptanın ilerlemesini izler duruma gelmişti.
yani saga da, güven ve aitlik hissettiği anda, hayatı bırakan akılsız türdendi.
ama dersini almıştı. gardını da.
bir adamla oynadığı titanik oyunu gelmişti aklına. o yüzden gözüne geminin burnunu kestirdi.
oraya oturduğunda ilk defa anıları, yükmüş gibi gelmiyordu.
işlediği cinayeti, yattığı adamları, kırdığı dostlarını, hatta yırttığı kağıtları ve tırmaladığı suratları yanında bulundurması, gülümsetiyordu onu.
gerçekleri, bir delinin kafasındaki karnaval kadar huzur dolu hale getiren neydi, anlayamadı.
ben, yaklaşan bir büyücünün etkisi diyorum.
eğer büyücüler gerçekten varlığını sezdiriyorsa, dediği gibi bir delinin.
zaten hep öyle olur, birşeylere farklı bir açıdan bakmaya başladığın anda, hayat kafanı ikinci kez karıştırmak için zemin hazırlar. ve bütün zeminler, öncesinde baktığın olay için seni rahatlatır.
ama döngüler, güzeldir.
saga, adım sesleriyle karışıp gıcırdayan tahtalardan anladı.
biri yanına yaklaşıyordu.
"dur" dedi
adam durdu.
saga arkasını döndü.
ÖLDÜRDÜĞÜ ADAM CAPCANLI KARŞISINDA DURUYORDU.
arada bir hayatının tanrının özel oyuncağı olduğunu düşünüyordu.
nerde olamayacak kadar saçma bir tesadüf varsa, onunla karşılaşmak zorunda kalıyordu.
ve yine o cızırdamalardan bir tanesiydi!?42^&^/'^'^+'!+!
ruhundaki bütün dinginlik, geminin çürüyen tabanından içeri kaçıştı.
adam burda karşısına çıktığına göre, intikam peşinde olabilirdi.
saga, belki ona sol anahtarını geri verirse canını kurtarabilirdi!?
ceplerini yokladı.
SOL ANAHTARI YERİNDE YOKTU.
o an yaşadığı telaşı, en son mavi bir otel odasında, sigarasını yakmaya çalışırken kibritin yatağa düşüp alev aldığı an yaşamıştı. çünkü kırmızı ve mavi yanyana durduğunda mutlaka boktan birşeyler olurdu.
ama adam, hiç de intikamcı bir örümcek gibi gözükmüyordu.
hatta saga utanmasa, onun bir örümcek olmadığını düşünecekti.
bu gemiye bir örümceğin bineceğine inanmıyordu.
adam
"gemiden inene kadar elini hiç açmamanı sağlayabilirim" dedi.
saga elini uzattı
"al, yap hadi" dedi
adam, saganın avcunun içine birşey koyup, elini yumruk haline getirdi.
işte bu gerçekten acımasızcaydı.
çünkü saga, hediyeleri, karşısındakini surat ifadesini görmekten mahrum bırakmak için, ancak o gittikten sonra incelerdi.
adam saganın avcunu açmayacağını biliyordu
saga da adamın, intikamların en eğlencelisini aldığını.
avcunun içinde, lastiğimsi bir yapı vardı. bir yerden sonra kendini tam katı bir maddeye bırakıyordu.
intikam, manevi bir zarar vermek üzere tasarlanmıştı.
avcunu açsa, karakterini çiğnemiş olacaktı.
açmazsa meraktan çıldıracaktı.
aradan yarım saat geçti. saganın yüzü sarardı.
adam dayanamadı:
"sol anahtarı için beni öldürmeye çalışmana gerek yoktu. istesen verirdim. şimdi yaptığım gibi"
dedi.
saga, elinde ne olduğu artık biliyordu.
en umarsız ve ölümcül dokunuş buydu. çünkü beyniyle, kalbi arası biryerlere dokunmuştu. bu da uzayın bilinmeyen iki ucundaki iki gezegenin arasındaki yolu görünür kılmıştı.
avcunu açtı. sol anahtarını boynuna taktı.
anahtar, derisini eritiyormuş gibi acıtıyordu biryerlerini.
ve acıyan yeri kesinlikle derisi değildi.
anlayacağın işkenceler kentine, çarpık bir düzen hakimdi.
çürük tabanın arasına kaçmış dinginlik de yukarıyı şöyle bir kolaçan etti. sonra saganın bedenine geri dönmeye karar verdi.
herkes kendini ait hissettiği yerdeydi.
saga dahil.
gemiye ilk bindiğindeki gülümseme, yine yüzüne yerleşmişti.
bunu farkeden adam
"bunların tek bir sebebi var. gülerken gözlerinin ışıldamasını seviyorum" dedi
birileri, blue hotel'i çalmaya başlamalı diye düşündü saga. çünkü o an elinde duran silaha, ve içindeki ölüm tacirine rağmen, dolunayın ışığı onu aydınlatmaya meyilliydi.
bir şekilde şefkat duyuyordu karşısındaki adama.
işte bu, en tehlikeli adam türüdür saga gibi bir kadın için.
ortada hiç birşey yokken kibarlığı ve üzeri sevgiyle yamanmış cümleleriyle, yanındayken huzurlu hissettirir. ÖLÜNMEZDİR. yani öldürülür ve ölmez. kendini tanıtmak ve sevdirmek için, atom çekirdeği kadar bile çaba harcamazsın ama o, seni çözmeyi çoktan g13 projesi haline getirmiştir.
sonunda ya bir anda kendini alışmış ve kopamaz halde bulursun ya da onun kalbini sürekli kırdığın için duvar tırmalatıcak cinsten bir sorumluluk altında.
"ama beni tanıman için, hiç çaba harcamadım. seninkisi hiçbirşeyden yol almak" dedi.
adam, bir lafın nereye gidiyor olduğunu anlamak konusunda, tanrısal bir vizyona sahipti:
"galaktus, dünyayı istediğini söylediğinde insanlar "neden dünya!?" demişlerdi. galaktus, rahat ve sinsi bir şekilde gülümsemişti. ve sadece "çünkü o sizin" demişti. ben de o an anladım, galaktus elde etmek isteseydi bu kadar uğraşmazdı. o sadece uğraşmak istiyordu"
dedi.
------------------------------------
saga, o günün gecesi yine geminin burnuna gitti.
beyninin bitkisel yaşamdaki her hücresi, kendine gelmiş ve birşeyler farketmişti.
bir örümcekten ve bir aşıktan farklı olarak, o adam karşısındaki kadını yaşıyordu.
ve saga artık biliyordu; dirilmeyi başaran tek bir adam dünyayı başka bir yer yapmaya yeterdi.
sonra bir şarkı mırıldandı kaptan için... hatalarını tekrarlamayacaktı.
thank you india
thank you terror
thank you disillusionment
thank you frailty
thank you silence
thank you thank you captain
5 Mayıs 2010 Çarşamba
-11-
saga, o gelmeden kutlanıp bitmiş doğum gününden çıktıktan sonra tek başına bir bara girdi.
sinirlenip, almadığı mektupları düşünüyordu.
neyse dedi, "almadıysam, cümleler nereye gideğini düşünsün"
sonra vazgeçti, "şimdi bana gelmek isteyen cümleleri başkalarına gitmeye mi zorlamış oldum!?"
durdu, "amaaaan, ille de bana gelmek istiyorsa, bak 7 koridor var burda. girer birine gelir."
hareketlendi, "ama hevesleri de kırılmış olabilir."
dirseklerini masaya, ellerini saçlarının bitip yüzünün başladığı yere yerleştirdi, "ama zaten heveslerini yerine getirmek için, gerekli cümleyi söyledim"
mektupları, ittirmiş ve arkadaşlarına "bu mektupları alın, kestiğiniz pastanın tadını da yazıp verirsiniz. merak ediyorum da" demişti.
ellerini yüzünden çekti, "hiç ders verme saga, sorumsuz insanların yanında olgun olmak hiç bir işte yaramıyor"
dudaklarını büzüp, üffledi, "1 yılın analizini 20 farklı şekilde reddettim. hepsinin hafızasında farklı bir biçimde"
barda tori amos'dan "sorta fairytale" çalmaya başladı.
tori amos, tecavüze uğramıştı. ve ondan sonra piyano tuşlarının libidosu gibi şarkılar yapmaya başlamıştı.
ve saga sorta fairytale'i hep sakinleştirici olarak kullanmıştı. ama bugün bir işe yaramadı.
bardan çıktı.
evine doğru yürüdü.
varmadan, evinin bir üst sokağında tacize uğradı.
"yuh..." dedi. "tori amos enerjisi bu olsa gerek."
kim bilir, bir şarkı daha dinleyip sakinleşmese ne olacaktı? ya da tori amos, kimin şarkısını dinleyip sakinleşememesi yüzünden tecavüze uğramıştı?
ya da, hangi kompleksli büyücü, halkını söylediği şarkıyla yatıştıramaması yüzünden bu laneti başlatmıştı? ya da, jigglypuff buna gönderme olsun diye yaratılmış bir karakter miydi?
ya da............
derken! bir araba hızla saga'nın üzerine geldi!
çarpmadan durdu.
içeriden bir adam, camı açtı. kafasını kollarıyla beraber dışarı çıkardı.
o görüntüyü alıp, gündüz vakti bir otobana koysa; şehirde yapacağı birşey kalmadığını düşünen 3-5 adamın, özgürlüğünü gövdesinden yukarı aktarıp, arabanın camından dışarı "vuhuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu!!!!!!!!!!" diye bağırma sahnesi olurdu.
"özür dilerim" dedi. ve gitti.
saga sakinledi.
tek ihtiyacı olan şeyin bir özür olduğunu anladığında, kendiyle periyodik olarak 5 dakikada bir dalga geçti.
sinirlenip, almadığı mektupları düşünüyordu.
neyse dedi, "almadıysam, cümleler nereye gideğini düşünsün"
sonra vazgeçti, "şimdi bana gelmek isteyen cümleleri başkalarına gitmeye mi zorlamış oldum!?"
durdu, "amaaaan, ille de bana gelmek istiyorsa, bak 7 koridor var burda. girer birine gelir."
hareketlendi, "ama hevesleri de kırılmış olabilir."
dirseklerini masaya, ellerini saçlarının bitip yüzünün başladığı yere yerleştirdi, "ama zaten heveslerini yerine getirmek için, gerekli cümleyi söyledim"
mektupları, ittirmiş ve arkadaşlarına "bu mektupları alın, kestiğiniz pastanın tadını da yazıp verirsiniz. merak ediyorum da" demişti.
ellerini yüzünden çekti, "hiç ders verme saga, sorumsuz insanların yanında olgun olmak hiç bir işte yaramıyor"
dudaklarını büzüp, üffledi, "1 yılın analizini 20 farklı şekilde reddettim. hepsinin hafızasında farklı bir biçimde"
barda tori amos'dan "sorta fairytale" çalmaya başladı.
tori amos, tecavüze uğramıştı. ve ondan sonra piyano tuşlarının libidosu gibi şarkılar yapmaya başlamıştı.
ve saga sorta fairytale'i hep sakinleştirici olarak kullanmıştı. ama bugün bir işe yaramadı.
bardan çıktı.
evine doğru yürüdü.
varmadan, evinin bir üst sokağında tacize uğradı.
"yuh..." dedi. "tori amos enerjisi bu olsa gerek."
kim bilir, bir şarkı daha dinleyip sakinleşmese ne olacaktı? ya da tori amos, kimin şarkısını dinleyip sakinleşememesi yüzünden tecavüze uğramıştı?
ya da, hangi kompleksli büyücü, halkını söylediği şarkıyla yatıştıramaması yüzünden bu laneti başlatmıştı? ya da, jigglypuff buna gönderme olsun diye yaratılmış bir karakter miydi?
ya da............
derken! bir araba hızla saga'nın üzerine geldi!
çarpmadan durdu.
içeriden bir adam, camı açtı. kafasını kollarıyla beraber dışarı çıkardı.
o görüntüyü alıp, gündüz vakti bir otobana koysa; şehirde yapacağı birşey kalmadığını düşünen 3-5 adamın, özgürlüğünü gövdesinden yukarı aktarıp, arabanın camından dışarı "vuhuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu!!!!!!!!!!" diye bağırma sahnesi olurdu.
"özür dilerim" dedi. ve gitti.
saga sakinledi.
tek ihtiyacı olan şeyin bir özür olduğunu anladığında, kendiyle periyodik olarak 5 dakikada bir dalga geçti.
_
dünya yanıyordu, ben seni öptüm
dünya yanarken ben seni öptüm
ben seni bir öptüm, dünya yandı...................7^&'+&+'^/&^'4
dünya yanarken ben seni öptüm
ben seni bir öptüm, dünya yandı...................7^&'+&+'^/&^'4
1 Mayıs 2010 Cumartesi
mekt-up
o gece saga'nın ağzından , dünyanın daha önce görülmemiş bir toprağına yolculuk etti cümleler. bir kılıca rastlayacaklardı.
rastladılar.
bilenip rüzgara karıştılar, bir adamın kulağına gitmeye yolcu:
"sadece bir şişe daha, seni görmem için; sonra bir şişe daha, kırışık suratını görmemem için
ben derim ki bukowski, klonlamayı tartışmak için geç kaldılar dünyanın dört duvarı beyin tacirleri...
bir işe yarayacaksa senden 100 taneyi stratejik noktalara yollayacaklardı.
o da geçti.
şimdiyi de merak ediyorsan, buralarda sokak lambalarına kravat giydiriyorlar.
renk körlerinin hepsi akademik kaygıyla külliyen kör olmakla meşgul.
ölü diyordun arada bir... hah onlar işte... onlar da ülkeler arası dikiş izleriyle meşgul.
bilmiyorum, mavi ispanyol orospuları ne halde ama kadınların çok büyük bir problemi var;
erkekler, seni tanıyorlar! hem de yaşayamadığın anlarda, bir kaç kadeh için yumuşatıcıya yatırdığın cümlelerinden.
"takmıyorum" diyorlar madden, ve manevi olarak içlerindeki boşluğun katsayı hesabı sömürüyor, bir kadına güzel sözler söyleyecek dudaksal viagrayı.
karşılaştıklarımdan biri bile bilmiyordu, iltifatın zihinden değil; tenden patlayıp, dile yol aldığını.
"teni beyaz ve sarkmış
mor bir külot var
kıçında
işte bundan çıkıyor
savaşlar
büyük tablolar
intiharlar
harpler
kayabilim
ve münzeviler."
birileri bu cümlelerini duyup, kadınları karanlık odalara mahkum etmeye çalıştı.
bir kısmı da vardı ki, kadınları önemsememek için sebep arayan; aldılar cümleni ve "işte bu kadar basit!" dediler.
ben izliyordum uzaktan.
baktım ve az kalsın gülmekten ölecektim. dünyaya, dünya dedirten şey kadının kıçındaki mor külottu ve o düşünce fakirleri, sen bununla alay ediyorsun sandı.
kısacası, hiç de ebeveynlerin ezbere okudukları akşam sohbetlerinin dizeleri gibi değil. ne bir dejenere olmuş ahlak, ne de rahat kafalar var!?
çocuklar lunaparkta binmek için dönme dolapları seçiyorlar.
ve dönme dolabın her oturağında, kendini kanıtlama çabasıyla, olmak istediği kahraman olamamanın güvensizliği..+'&
cümleler, küçük dile kadar gelip geri dönüyor, sonra herşey yapma bir dinginliğe bürünüyor.
HERKES KORKUYOR BUKOWSKİ.
bir kadınla yatmak isterken, "ona ne gözle baktığımı düşünecek?"
bir kadının hoşuna gidecek "cümleyi kuracakken, "beni ne sanacak?"
bir kadına karşı çıkarken, "otoritemi kabullenecek mi?"
bir kadınla dans ederken," vücudumun hantallığını farkedecek mi?"
bir kadına hayranlık duyarken, "bana bakacak mı+%'&?"
hepsinde hayattan soyut ayrı bir beklenti.
ve bunları atlatanlarda, yaşlanmış sayıyor kendini. oysa hayat, devrin altında ezilmeyenler için yeni başlıyor.
sonra 21. yüzyılın, beyniyle aşık olma modası kendini o kadar çok sergiledi ki, artık o bile eskidi.
şimdi ellerinde, bir iş çantası dolusu elektro akoru ve fizik teoreminden başka birşey kalmadı charles. ^!'%^/
ayrıca çantasız bir adam görürsen de oradan baktığında, umutlanma! onlara otobüs sırasında rastladığımda bile dokunmuyorum, uzaktan "afedersiniz" diyorum ve yol vermesini bekliyorum. onlar, beyinleri günün kendi akışını bile kaldıramayacak adamlar. hayati bir tembellikleri var. chris isaak bile ruhlarını yerine getiremez. ve sandığın gibi değil tembellik , aidsden daha bulaşıcı!+'&
bir de işin bastırılmış yangın boyutu var bukowski.
senin şiir yazdığın fahişeler de seninle beraber o tarihte kaldı...
erkek, cümlelerini sakladıkça kadından; kadın çıldırdı.
"çubuğunuzu matematiğe kullanıyorsanız, bizim zekamızda biyolojiye amade!" dediler.
bir adam, barda tanıştığı kadınlara gece için kibar vaatlerde bulunmasını bilemedi. hani, dünya dönüyoooor, dönüyooor ve o takmıyor ya%'/'+
kadınlar da, şuh zekasını hangi adam için kullanacaktı ki?
işte asıl problem burada.
yaratılışı gereği kadın neye musallat olursa olsun, aşkı hissetmiyorsa; içinde dayanılmaz bir boşluk olur.
ve aşksız kadın iki türlüdür.
ya kendini bunalıma adapte edip, ilgi müptelası olacaktır ya da kafasındaki süperkadın profiline bürünmeye çalışıp; kadınsal niteliklerini unutacaktır.
iki türlü de ateşini, ışık tutan bir adamla çarpışana dek kaybedecektir.
ve "aşksız da iyiyim, beni alacak olan gelsin burdan alsın." diyen beyinden tiksiniyorum
ama hepsi tanrının suçu, yalanı böyle niteliksiz beyinlerin eline oyuncak diye verirse, beyin kendine bile yalan söyler.
şimdi kadınları bir görsen, önemli olan yaşayacakları dakikalar değil, dakikaların sayısı!?+'!&
sürekli matematiksel bir kuram, adımlara hükmediyor.
ve kadın da erkeği, ancak uzun yıllar içerisinde takmama eyleminden kurtarabiliyor.
ama elbette kurtarma, sancılı bir kahramanlık oyunudur. çünkü ilişkilerde savaş, koklanacak çiçeklerin, ve gölgesine uzanılacak ağaçların ölüm fermanıdır.
dır'ı dir'i geçelim de... işte öyle charles.
bu bir, dünyevi keşiflerle-ruh süprüntüleri arası sınır çatışmasının değiştirdiği insan doğasının, farkında olan bir kadına yaptırdığı, dilsiz serzenişti.
ben bu dünyanın, bilimiyle insanı arası harcanan banknot tomarı olmadan; yeryüzüne reenkarneni yollayıp beni alma vakti."
rastladılar.
bilenip rüzgara karıştılar, bir adamın kulağına gitmeye yolcu:
"sadece bir şişe daha, seni görmem için; sonra bir şişe daha, kırışık suratını görmemem için
ben derim ki bukowski, klonlamayı tartışmak için geç kaldılar dünyanın dört duvarı beyin tacirleri...
bir işe yarayacaksa senden 100 taneyi stratejik noktalara yollayacaklardı.
o da geçti.
şimdiyi de merak ediyorsan, buralarda sokak lambalarına kravat giydiriyorlar.
renk körlerinin hepsi akademik kaygıyla külliyen kör olmakla meşgul.
ölü diyordun arada bir... hah onlar işte... onlar da ülkeler arası dikiş izleriyle meşgul.
bilmiyorum, mavi ispanyol orospuları ne halde ama kadınların çok büyük bir problemi var;
erkekler, seni tanıyorlar! hem de yaşayamadığın anlarda, bir kaç kadeh için yumuşatıcıya yatırdığın cümlelerinden.
"takmıyorum" diyorlar madden, ve manevi olarak içlerindeki boşluğun katsayı hesabı sömürüyor, bir kadına güzel sözler söyleyecek dudaksal viagrayı.
karşılaştıklarımdan biri bile bilmiyordu, iltifatın zihinden değil; tenden patlayıp, dile yol aldığını.
"teni beyaz ve sarkmış
mor bir külot var
kıçında
işte bundan çıkıyor
savaşlar
büyük tablolar
intiharlar
harpler
kayabilim
ve münzeviler."
birileri bu cümlelerini duyup, kadınları karanlık odalara mahkum etmeye çalıştı.
bir kısmı da vardı ki, kadınları önemsememek için sebep arayan; aldılar cümleni ve "işte bu kadar basit!" dediler.
ben izliyordum uzaktan.
baktım ve az kalsın gülmekten ölecektim. dünyaya, dünya dedirten şey kadının kıçındaki mor külottu ve o düşünce fakirleri, sen bununla alay ediyorsun sandı.
kısacası, hiç de ebeveynlerin ezbere okudukları akşam sohbetlerinin dizeleri gibi değil. ne bir dejenere olmuş ahlak, ne de rahat kafalar var!?
çocuklar lunaparkta binmek için dönme dolapları seçiyorlar.
ve dönme dolabın her oturağında, kendini kanıtlama çabasıyla, olmak istediği kahraman olamamanın güvensizliği..+'&
cümleler, küçük dile kadar gelip geri dönüyor, sonra herşey yapma bir dinginliğe bürünüyor.
HERKES KORKUYOR BUKOWSKİ.
bir kadınla yatmak isterken, "ona ne gözle baktığımı düşünecek?"
bir kadının hoşuna gidecek "cümleyi kuracakken, "beni ne sanacak?"
bir kadına karşı çıkarken, "otoritemi kabullenecek mi?"
bir kadınla dans ederken," vücudumun hantallığını farkedecek mi?"
bir kadına hayranlık duyarken, "bana bakacak mı+%'&?"
hepsinde hayattan soyut ayrı bir beklenti.
ve bunları atlatanlarda, yaşlanmış sayıyor kendini. oysa hayat, devrin altında ezilmeyenler için yeni başlıyor.
sonra 21. yüzyılın, beyniyle aşık olma modası kendini o kadar çok sergiledi ki, artık o bile eskidi.
şimdi ellerinde, bir iş çantası dolusu elektro akoru ve fizik teoreminden başka birşey kalmadı charles. ^!'%^/
ayrıca çantasız bir adam görürsen de oradan baktığında, umutlanma! onlara otobüs sırasında rastladığımda bile dokunmuyorum, uzaktan "afedersiniz" diyorum ve yol vermesini bekliyorum. onlar, beyinleri günün kendi akışını bile kaldıramayacak adamlar. hayati bir tembellikleri var. chris isaak bile ruhlarını yerine getiremez. ve sandığın gibi değil tembellik , aidsden daha bulaşıcı!+'&
bir de işin bastırılmış yangın boyutu var bukowski.
senin şiir yazdığın fahişeler de seninle beraber o tarihte kaldı...
erkek, cümlelerini sakladıkça kadından; kadın çıldırdı.
"çubuğunuzu matematiğe kullanıyorsanız, bizim zekamızda biyolojiye amade!" dediler.
bir adam, barda tanıştığı kadınlara gece için kibar vaatlerde bulunmasını bilemedi. hani, dünya dönüyoooor, dönüyooor ve o takmıyor ya%'/'+
kadınlar da, şuh zekasını hangi adam için kullanacaktı ki?
işte asıl problem burada.
yaratılışı gereği kadın neye musallat olursa olsun, aşkı hissetmiyorsa; içinde dayanılmaz bir boşluk olur.
ve aşksız kadın iki türlüdür.
ya kendini bunalıma adapte edip, ilgi müptelası olacaktır ya da kafasındaki süperkadın profiline bürünmeye çalışıp; kadınsal niteliklerini unutacaktır.
iki türlü de ateşini, ışık tutan bir adamla çarpışana dek kaybedecektir.
ve "aşksız da iyiyim, beni alacak olan gelsin burdan alsın." diyen beyinden tiksiniyorum
ama hepsi tanrının suçu, yalanı böyle niteliksiz beyinlerin eline oyuncak diye verirse, beyin kendine bile yalan söyler.
şimdi kadınları bir görsen, önemli olan yaşayacakları dakikalar değil, dakikaların sayısı!?+'!&
sürekli matematiksel bir kuram, adımlara hükmediyor.
ve kadın da erkeği, ancak uzun yıllar içerisinde takmama eyleminden kurtarabiliyor.
ama elbette kurtarma, sancılı bir kahramanlık oyunudur. çünkü ilişkilerde savaş, koklanacak çiçeklerin, ve gölgesine uzanılacak ağaçların ölüm fermanıdır.
dır'ı dir'i geçelim de... işte öyle charles.
bu bir, dünyevi keşiflerle-ruh süprüntüleri arası sınır çatışmasının değiştirdiği insan doğasının, farkında olan bir kadına yaptırdığı, dilsiz serzenişti.
ben bu dünyanın, bilimiyle insanı arası harcanan banknot tomarı olmadan; yeryüzüne reenkarneni yollayıp beni alma vakti."
28 Nisan 2010 Çarşamba
-10-
saga biletini alıp evden çıktı.
bilet demişken!?
kendisi sagayı, doğum günü cadısının eteğinin altına giden otobüsün 7 numaralı koltuğuna oturtacaktı.
bilet demişken!?
kendisi sagayı, doğum günü cadısının eteğinin altına giden otobüsün 7 numaralı koltuğuna oturtacaktı.
-9-
gandi'nin müzik kutusunun durmaya odaklı şarkısı...
saga, 4 sokağın başında polislere rastlamıştı.
4'ünün 4'ünde de yolunu değiştirmişti.
sinirleniyordu.
'cinayet' diyordu, 'kimi beyazın pamuktan çöplüğüne kavuşturacağı belli olmaz komserim. bir kez daha tersten alalım. hoşçakalın, merhabadan önce...'
tesadüfi ya da kazanılarak! bir şekilde ele geçen biletlerin gittiği diyarlar ve ardına bıraktığı gölgesi diye düşünüyordu.
sol anahtarı sagadaydı; notaları düzenli, ruhu ise rimel sürmüş bir kadın gibiydi.
öyleyse cennette olan sagaydı, adam değil!%^
bu durumda polisler neden onu arıyordu ki?
diyelim ki, tersi oldu. adam cennete vardı saga ise yeryüzünde kaldı. o zaman polisler neden sagayı arayacaktı? yeryüzüne çakılmakla cezalandırılmış olan bir kadını, bir daha cezalandırmaya ne gerek vardı ki?
saga, dünyanın adaletindeki koca açığı hissediyordu ve saga'nın asma bahçesi, açıkları sarmalamaktan hoşlandığı kadar, annesinden bile hoşlanmazdı.
sahi annesi demişken...
bir kadın ufak bir kasabada doğdu ve hayaller kurdu.
12 yaşında,tam dünyasının en muzur planını yapmış, kasabadan kaçacakken karşısına bir adam çıktı.
önce hayat, hayal ettiklerine köle olmakla tatmin ederken omuriliğin dik görüntüsünü; sonra tam ortadan bir kemiği çekip, herhangi bir kayanın içine saklamıştı
.
ve unutma! bütün senaryolar herhangi'lerden ilhamlanıp da yazar sonunu.
herhangi bir kaya
herhangi bir kadın ve herhangi bir adam
herhangi bir kasaba
akılda herhangi bir teori
herhangi bir elde herhangi bir parmak
herhangi bir nükleer silah
damarlarda herhangi bir aşk
herhangi bir oyun, herhangi bir numara...
herhangi bir hukuk maddesi
ya da herhangi bir yılın laneti
herhangi bir büyücü ve herhangi bir parşömeni
herhangi bir seçilmiş kişi
herhangi bir şarkı ile herhangi bir adamın tav olduğu herhangi bir akşam
herhangi bir dudak ve bazen herhangi bir beden
herhangi bir kelime ve "herhangi" de o kelimelerden bir tanesi olmaya amade.
hepsi, dünyada bulunmanın hissettirdiği eksiklikten doğar ve bütün beyinler, ruh için çalışan düşük rütbeli askerlerdir.
saga'nın dallarının, adalet açlığını doyurduğu gibi, beyinler de ruhların çıplaklığını örter.
ve bütün ordunun kaskına kazınmış tek bir amaç vardır.
'bu dünyada, zamanın izlemesi için bırakılmış en az bir hikaye!'
kimisi bunu, tek ismini duyurmakla uğraşarak yapar kimisi de her doğum gününde kendine bir isim alarak...
kadının dizayn ettiği bütün vücut anatomisi tek bir hamlede dağılmıştı. ve aşk, kuluçka devrini tamamlamış bir hastalık gibi, hızla dağılan kemiklerin üzerini sarmaya başlamıştı.
adamın varlığıyla, artık kaçmak istediği kasaba, gitmek istediği bütün yerleri anımsatıyordu.
her gün görmekten sıkıldığı insanlar, açığa çıkmamış yüzlerce butonu varmış gibi görünüyordu.
kadın kasabada kalıp, adamla evlendi.
bir gün kasabanın başında başlayıp, sonunda biten dereyi inceleyen bir adam gördü. daha önce bu civarda ona hiç rastlamamıştı.
ve hayatı çoktan, 12 yaşında hissettiği özgürlük kaybıyla yeniden karşılaşmıştı.
adam ona:
"merhaba, ben edgar allan poe'nun kuşuyum ve tüneyecek yer arıyorum" dedi.
sonra biraz sohbet ettiler. kadın kasabada hiç kullanması gerekmemiş bilgilerini kullanacak bir yer bulmuştu. diken diken olmuş tüyleriyle, dizelerden ve dünyaya hükmeden rakamlardan bahsediyordu:
"bak! 7!
herşey 7'iyle iniltili.
tibette 7 bilge,
dünyanın etrafında 7 gezegen,
7 uyurlar,
ziguratların 7 katı,
7 nota,
gökkuşağının 7 rengi,
7.................................
dünyayı yaşanılabilir kılan herşeyin 7'iyle bir ilgisi var. ve biliyor musun? benim doğum tarihimi numeroloji hesabıyla şeyapınca, 7 çıkıyor!"
adam:
"demek sen de bu kasabayı yaşanılabilir kılacak şeysin"
dedi.
kadın, 12 yaşında duyduğu iltifatları hatırladı. yine yanakları o zamanki gibi kıpkırmızı olmuştu.
adam, dudaklarını kadınınkilere bir kez dokundurmak için neler verebileceğini düşünüyordu.
ve an'ın büyüsüyle, kenetlediler dudaklarını birbirlerininkine.
herhangi bir an...
kıyafetler özgürdü, artık vücutlar da öyle...
kadın bir tanrıça oldu adamsa sihirli bir değnek...
saatler geçiyordu, ve kadın şiddetlenen bir savaş müziği gibi hareket etmeye başlıyordu.
adam ürktü.
gandi'nin müzik kutusunun durmaya odaklı şarkısı...
durdular.
kadın:
"evliyim. 20 yıldır."
adam:
"ruhu evsiz, evlilerden tiksiniyorum. 2 saniyedir."
dedi ve kasabadan uzaklaştı.
artık o kasabada kimse yaşamıyor.
eğer şimdi kasabayı boylu boyunca takip eden dereyi merak ediyorsan, sadece kadının o gece orada attığı kahkahalarla akıyor...
.......
saga ve annesi mutfakta oturuyorlardı.
diyalogları, yıllar önce kopmuştu.
annesi o gün sagayla birşeyler paylaşmak istedi.
"nasılsın kızım?"
"aç, sen?"
"ben de acıktım. uzun zamandır bana kimseden bahsetmiyorsun. bir ilişkin var mı? aşık mısın?"
saga şaşırmıştı.
acaba dedi. anlayabilecek mi...
"hiç bütün erkeklerin tek bir kişi olduğunu düşünüp. seni bulmalarına izin verdiğin oldu mu?"
ama yaşamak ile anne olmak arasındaki tahterevallinin yörüngesi hayal kırıklığına odaklıydı.
annesi o an saga'ya, bir kadının özgür hissetmek için neler saçmalayabileceğinden ve deredeki adam gittiğinde kendini, yıllar süren tutkulu bir aşktan çıkmış gibi, o muhteşem hikayeyi ateşle noktalamak zorunda hissettiği için, o gece babası kasabadayken köyü yakmış olduğundan bahsetmek istedi.
gandi'nin müzik kutusunun durmaya odaklı şarkısı...
durdu.
saga, annesinin bütün geçmişinin ağzına dolduğunu farketti.
kadının sagaya verebileceği tek öğüt, aşkın bütün adımlarıyla ilgili olabilirdi.
kural böyleydi. yaşamak ile annelik arası tahterevallinin yörüngesi hayal kırıklığına odaklıydı.
çünkü devir kendini yeniledikçe ve ruhlar başka bedenlere girdikçe, 55 yılın bütün birikimi 20 yılın içine sığabilir hale geliyordu.
yaratanlara göre,dünya ancak bu şekilde ilerleyebilirdi.
ve ilerlemeler, eskiyenler için her koltuğuna başka hevessizlikler oturmuş bir atlıkarıncaydı.
fakat varoluştan beri değişmeyen tek bir şey vardı. aşk...
saga ve annesi de bunu bilmiyordu.
o gece katillerin biri hayatının arayışını, öbürü final sezonunu sakladı diğerinden.
ve o gece renkler bile sövdüler kurallara.
en az saga kadar...
saga, 4 sokağın başında polislere rastlamıştı.
4'ünün 4'ünde de yolunu değiştirmişti.
sinirleniyordu.
'cinayet' diyordu, 'kimi beyazın pamuktan çöplüğüne kavuşturacağı belli olmaz komserim. bir kez daha tersten alalım. hoşçakalın, merhabadan önce...'
tesadüfi ya da kazanılarak! bir şekilde ele geçen biletlerin gittiği diyarlar ve ardına bıraktığı gölgesi diye düşünüyordu.
sol anahtarı sagadaydı; notaları düzenli, ruhu ise rimel sürmüş bir kadın gibiydi.
öyleyse cennette olan sagaydı, adam değil!%^
bu durumda polisler neden onu arıyordu ki?
diyelim ki, tersi oldu. adam cennete vardı saga ise yeryüzünde kaldı. o zaman polisler neden sagayı arayacaktı? yeryüzüne çakılmakla cezalandırılmış olan bir kadını, bir daha cezalandırmaya ne gerek vardı ki?
saga, dünyanın adaletindeki koca açığı hissediyordu ve saga'nın asma bahçesi, açıkları sarmalamaktan hoşlandığı kadar, annesinden bile hoşlanmazdı.
sahi annesi demişken...
bir kadın ufak bir kasabada doğdu ve hayaller kurdu.
12 yaşında,tam dünyasının en muzur planını yapmış, kasabadan kaçacakken karşısına bir adam çıktı.
önce hayat, hayal ettiklerine köle olmakla tatmin ederken omuriliğin dik görüntüsünü; sonra tam ortadan bir kemiği çekip, herhangi bir kayanın içine saklamıştı
.
ve unutma! bütün senaryolar herhangi'lerden ilhamlanıp da yazar sonunu.
herhangi bir kaya
herhangi bir kadın ve herhangi bir adam
herhangi bir kasaba
akılda herhangi bir teori
herhangi bir elde herhangi bir parmak
herhangi bir nükleer silah
damarlarda herhangi bir aşk
herhangi bir oyun, herhangi bir numara...
herhangi bir hukuk maddesi
ya da herhangi bir yılın laneti
herhangi bir büyücü ve herhangi bir parşömeni
herhangi bir seçilmiş kişi
herhangi bir şarkı ile herhangi bir adamın tav olduğu herhangi bir akşam
herhangi bir dudak ve bazen herhangi bir beden
herhangi bir kelime ve "herhangi" de o kelimelerden bir tanesi olmaya amade.
hepsi, dünyada bulunmanın hissettirdiği eksiklikten doğar ve bütün beyinler, ruh için çalışan düşük rütbeli askerlerdir.
saga'nın dallarının, adalet açlığını doyurduğu gibi, beyinler de ruhların çıplaklığını örter.
ve bütün ordunun kaskına kazınmış tek bir amaç vardır.
'bu dünyada, zamanın izlemesi için bırakılmış en az bir hikaye!'
kimisi bunu, tek ismini duyurmakla uğraşarak yapar kimisi de her doğum gününde kendine bir isim alarak...
kadının dizayn ettiği bütün vücut anatomisi tek bir hamlede dağılmıştı. ve aşk, kuluçka devrini tamamlamış bir hastalık gibi, hızla dağılan kemiklerin üzerini sarmaya başlamıştı.
adamın varlığıyla, artık kaçmak istediği kasaba, gitmek istediği bütün yerleri anımsatıyordu.
her gün görmekten sıkıldığı insanlar, açığa çıkmamış yüzlerce butonu varmış gibi görünüyordu.
kadın kasabada kalıp, adamla evlendi.
bir gün kasabanın başında başlayıp, sonunda biten dereyi inceleyen bir adam gördü. daha önce bu civarda ona hiç rastlamamıştı.
ve hayatı çoktan, 12 yaşında hissettiği özgürlük kaybıyla yeniden karşılaşmıştı.
adam ona:
"merhaba, ben edgar allan poe'nun kuşuyum ve tüneyecek yer arıyorum" dedi.
sonra biraz sohbet ettiler. kadın kasabada hiç kullanması gerekmemiş bilgilerini kullanacak bir yer bulmuştu. diken diken olmuş tüyleriyle, dizelerden ve dünyaya hükmeden rakamlardan bahsediyordu:
"bak! 7!
herşey 7'iyle iniltili.
tibette 7 bilge,
dünyanın etrafında 7 gezegen,
7 uyurlar,
ziguratların 7 katı,
7 nota,
gökkuşağının 7 rengi,
7.................................
dünyayı yaşanılabilir kılan herşeyin 7'iyle bir ilgisi var. ve biliyor musun? benim doğum tarihimi numeroloji hesabıyla şeyapınca, 7 çıkıyor!"
adam:
"demek sen de bu kasabayı yaşanılabilir kılacak şeysin"
dedi.
kadın, 12 yaşında duyduğu iltifatları hatırladı. yine yanakları o zamanki gibi kıpkırmızı olmuştu.
adam, dudaklarını kadınınkilere bir kez dokundurmak için neler verebileceğini düşünüyordu.
ve an'ın büyüsüyle, kenetlediler dudaklarını birbirlerininkine.
herhangi bir an...
kıyafetler özgürdü, artık vücutlar da öyle...
kadın bir tanrıça oldu adamsa sihirli bir değnek...
saatler geçiyordu, ve kadın şiddetlenen bir savaş müziği gibi hareket etmeye başlıyordu.
adam ürktü.
gandi'nin müzik kutusunun durmaya odaklı şarkısı...
durdular.
kadın:
"evliyim. 20 yıldır."
adam:
"ruhu evsiz, evlilerden tiksiniyorum. 2 saniyedir."
dedi ve kasabadan uzaklaştı.
artık o kasabada kimse yaşamıyor.
eğer şimdi kasabayı boylu boyunca takip eden dereyi merak ediyorsan, sadece kadının o gece orada attığı kahkahalarla akıyor...
.......
saga ve annesi mutfakta oturuyorlardı.
diyalogları, yıllar önce kopmuştu.
annesi o gün sagayla birşeyler paylaşmak istedi.
"nasılsın kızım?"
"aç, sen?"
"ben de acıktım. uzun zamandır bana kimseden bahsetmiyorsun. bir ilişkin var mı? aşık mısın?"
saga şaşırmıştı.
acaba dedi. anlayabilecek mi...
"hiç bütün erkeklerin tek bir kişi olduğunu düşünüp. seni bulmalarına izin verdiğin oldu mu?"
ama yaşamak ile anne olmak arasındaki tahterevallinin yörüngesi hayal kırıklığına odaklıydı.
annesi o an saga'ya, bir kadının özgür hissetmek için neler saçmalayabileceğinden ve deredeki adam gittiğinde kendini, yıllar süren tutkulu bir aşktan çıkmış gibi, o muhteşem hikayeyi ateşle noktalamak zorunda hissettiği için, o gece babası kasabadayken köyü yakmış olduğundan bahsetmek istedi.
gandi'nin müzik kutusunun durmaya odaklı şarkısı...
durdu.
saga, annesinin bütün geçmişinin ağzına dolduğunu farketti.
kadının sagaya verebileceği tek öğüt, aşkın bütün adımlarıyla ilgili olabilirdi.
kural böyleydi. yaşamak ile annelik arası tahterevallinin yörüngesi hayal kırıklığına odaklıydı.
çünkü devir kendini yeniledikçe ve ruhlar başka bedenlere girdikçe, 55 yılın bütün birikimi 20 yılın içine sığabilir hale geliyordu.
yaratanlara göre,dünya ancak bu şekilde ilerleyebilirdi.
ve ilerlemeler, eskiyenler için her koltuğuna başka hevessizlikler oturmuş bir atlıkarıncaydı.
fakat varoluştan beri değişmeyen tek bir şey vardı. aşk...
saga ve annesi de bunu bilmiyordu.
o gece katillerin biri hayatının arayışını, öbürü final sezonunu sakladı diğerinden.
ve o gece renkler bile sövdüler kurallara.
en az saga kadar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)