13 Ekim 2010 Çarşamba

-19-

saga, agary'yle sohbet ediyordu.

agary "cinayetin gerçekten cinayet, hırsızlığın gerçekten hırsızlık olmadığı bir sürü dakikaya şahit oldum saga."

ki saga o güne kadar sayısız cinayet işlemişti.defalarca sayıkladığı gibi, eğer ortada cinayet varsa; saga, birini bu dünyadan kurtarmıştı. ve bizzat kendisi dünyanın merkezine çakılıp kalmıştı. eğer bir kurtulan varsa neden kendisi bir daha ceza alacaktı?

bunu ilk defa, kendisini takıntılı bir biçimde "madur" olarak nitelendiren bir adamı öldürürken farketmişti.önce, adamın iliklerine sızdı.

chopin'den nocturne for the violin and piano eşliğinde sonunla sevişti.

o şarkının her zırva detektörü üzerinde farklı bir etkisi vardı. fakat adamda yaratacağı etkiyi adı gibi biliyordu. o, o şarkıyı saf acı olarak nitelendirecek ve madur zırvalıklarından bahsetmeye başlayacaktı.

yasaların maduru,

kadınların maduru,

sokakların maduru ve sabaha kadar uzanan milyonlarca klişe.......


aynen tahmin ettiği gibi oldu.

buçukluk adam, az buçuk arabesk sözlerini bitirdiğinde saat sabahın 6 buçuğuydu.

saga ona

"hayatında hiç gerçekten madur oldun mu?" diye sordu.

adam

"şaka mı yapıyorsun, saatlerdir nelerden bahsediyorum!? madur olmak için doğdum ya da adı madur olan bir gölgem var!" diye hırsla cevapladı sagayı. gözlerini bir ressamın ellerine versek, muhtemelen big bang'i çizerdi.

saga sırıttı.

yastığının altına uzandı. ve bıçağını çıkardı.

adam önce şaşırmasına rağmen, sonra her buçukluk aklın bu durumda sahip olacağı sanrısı gibi; o da bunu bir fantazi sandı ve suratındaki ifadenin son derece çekici olduğunu düşünerek gülümsedi.

sagaya göre yaşamaya devam ederken, bütün insanlar korkularını saklamakta profesyonellik kazanıyordu.

bu yüzden ölüm, yangına dayanıklı bir ormandaki ağaçların köklerinin yerinden çıkıp, ağaçlara hareket vermesi kadar şiirsel fakat bir o kadar da gerçekti.

yani insanlar, yaşamları boyunca sadece ölümden bir kaç saniye önce gerçek kimliklerini ortaya çıkartıyorlardı. saf korku, bedenlerini ele geçiriyordu.

sagaya göre cinayete orjinallik katan en önemli şey buydu.

ve karşısındaki adam bütün orjinalliğin içine ediyordu.

şimdi onu gerçekten madur etmek istiyordu.

hiç çaktırmadan üzerine çıktı. onu boynundan öpmeye başladı. yanağına kadar geldiğinde fısıldadı

"tek bir madurdan haberdarım. o da tanrı"

dedi ve bıçağı adamın kalbine sapladı.

sonra üzerini hızla giyinip adamın evinden çıktı.

yolda, son ettiği lafı düşünmeye başladı.

7 milyar insan, tanrı hakkında doğru yanlış atıp tutuyordu. yoz kısmı onun için çıldırıp, bedenini saklamaya çalışıyordu. aydın geçinenler yorum yapmamaya çalışıyordu. ve hatta bir grup gereksiz asi, ona sövüyordu bile.

tamam, bunların hepsi ona ulaşma çabasıydı.

fakat kimse ulaşma çabasının sebebini düşünmüyor ve araştırmıyordu.

aslında çok basitti. dünyada hiç kimse, bir diğerini kendinden üstün görmeye katlanamazdı. ve eğer bir kişiye ya da bir mertebeye ulaşmaya çalışıyorlarsa, bu kesinlikle onlara olan sevgilerinden, hayranlıklarından, hayat beklentilerinden ya da yardım beklentilerinden değildi. bizzat onun yerini kıskanmalarından ve imrenmelerindendi.

bu dünyada herkes üzeri kapalı bir biçimde tanrı'yı kıskanıyordu.

ve tanrı gerçekten yeryüzüne bakıyorsa eminim sisteminin 7 milyarlık çarkına tükürmek istiyordu.

haklıydı da. ordusu tarafından ihanete uğramış kraldan, yeni yarattığı klon hayvanları tarafından öldürülmek istenen bir profesörden ya da çocuğu tarafından tehdit edilen anneden çok daha madur durumdaydı.

bir sistem yaratmıştı, sistemin içine milyarlarca ışık sistemi, ışık sistemleri içine milyonlarca cisim yerleştirmişti. birbirlerine çarpma olasılıklarını minimuma düşürmek için yörüngeler ve çekim kuvvetleri tasarlamıştı. zekilerin keşfedebilmesi için tavşan delikleri açmış ve evren içine evren yerleştirmişti.

onlarca boyut, onlarca denklem ve onlarca cisim.........

ve o cisimlerden bir tanesinin içine, kendi yarattığı evrenin yüz bin katrilyonda biri bile etmeyecek büyüklükte 7 milyar tanecik yerleştirmişti.

şimdi ise kendi yarattığı ufak tanecikler ona ihanet etmek için çırpınıyordu.

zira saga, dünya üzerinde teklif edilse tanrı olmak istemeyecek tek bir insan bile tanımıyordu.

bunları düşünürken farketti, uzay ne denli bucaksız ve büyüleyici bir boşluktu.

ve farketmez olsaydı ki, kendisi uzayı tanrının gördüğü yerden hiç bir zaman göremeyecekti.

gerçekten uzak bir yerlerde, bütün ışık sistemleri birleşik bir şekilde gözüküyordu. ve birlikte kim bilir neye benziyorlardı. belki dna yapısına, belki örümcek ağına...

dünya ne kadar ufak ve kirliydi.

insanlar hisleri ve içgüdüleri yüzünden defolulardı ve saga onların arasındaydı, tanrı ise bunların hiç birinin olmadığı bir yerden yarattığı sistemi izliyordu.

farketti ki, aslında madur kendisiydi...

ve evrende o kadar ufak bir yapıydı ki, ölse de, öldürse de, tanrının sisteminin çarkları dönmeye devam edecekti.

saganın sarkacının dengesi bozulmuştu.

o andan sonra hiç birşey için heyecanlanamaz, heveslenemez ve hiç birşeyi umursayamaz olmuştu.

hiç birşeyi kanıtlamaya, doğrucu olmaya ve lider olmaya çalışmadı. sadece kendi hayatına baktı.

fakat bir cinayet, dünyada bir farkındalığın daha filizlenmesini sağlamıştı.

----------

bu yüzden agary'nin cümlesinin gerisi çok önemliydi. saga'nın hayatının dönüm noktalarından birini cümlesinin yarısında özetlemişti. öyleyse diğer yarısında öğrenecek birşeyler vardı.

"hırsızlığın gerçekten hırsızlık olmadığı anlar..."

öyleyse önce hırsızlığın ne olduğunu öğrenmeliydi.

o gün agary'yle bir iddiaya girdiler.

agary'nin istediği bir tarot takımı vardı, saga onu alacaktı. agary de saga için eski bir çizgiroman bulacak ve onu alacaktı.

kim yakalanırsa, adı çaylak kalacaktı. ve cinayet yasaktı.

hoş saga için bunun hiç bir önemi yoktu. o ne öğreneceğine bakıyordu.

saga kitap evine girdi.

yaklaşık bir saat oralarda oyalandı. ki bu en büyük hatasıydı. oldukça ilgi çekmiş olacağını düşündü.

fakat bir türlü yapamıyordu.

mevzu; birinin cebine girip, diğerinden çıkan para ya da yakalanma korkusu değildi. çünkü para, şimdiye kadar icat edilmiş en mantıksız ve en yaygın buluştu. yakalanma, ise "kime göre" ve "neye göre" sorularını getiriyordu.

sadece alışmamıştı.

sonra o cinayeti hatırladı...

ufacık bir kadının; ufacık dünyanın, ufacık fabrikalarının, ufacık ürününü; ufacık yasalar yüzünden alamamasının bir önemi yoktu. fakat aynı şekilde almasının da. öyleyse neden almıyordu?

aldı ve dükkandan çıktı.

arkasından bir adam geldi

"pardon hanımefendi, dükkandan çıkarken öttünüz, bir daha geçer misiniz?"

"tabi"

ve makineden geçti saga.

makine de elbette öttü.

"çantanızı görebilir miyim hanfendi?"

"tabi"

ve çantasını gösterdi saga.

"arkadaki kitabı görebilir miyim hanımefendi?"

"tabi"

ve arkadaki kitap gibi gözüken tarot setini çıkardı saga.

"izninizle bunu kasadan kontrol ettirebilir miyim hanımefendi?"

"tabi"

ve kontrol ettirmeye gitti adam.

geldiğinde, yandaki odayı işaret etti.

saga girdi.

istese her türlü çirkefliği yapıp oradan çıkabilirdi. fakat kendini anlamsız biçimde yorgun hissediyordu.

o an farkedemedi ama eve gidip yatağına uzandığında dank etti. ne yaparsa yapsın, hayatında hiç bu kadar aşağılık duruma düşmemişti.

bu nedenle afallamıştı.

odada, 2 adam daha vardı.

oldukça soğukkanlılardı ve dünya yasalarına göre oldukça doğrucu konuşuyorlardı. dünyanın belirli yerlerinde onlar gibi adamları buda öğretilerine alıyorlardı.

fakat sagayı içeri sokan adam, tıpkı saganın daha önce öldürdüklerine benziyordu.

amacına ulaşmak için her türlü iğrenç yolu deneyenlerdendi.

eğer amaçları birşey öğrenmek adına olsaydı, elbette dokunmayacaktı saga.

amaçları öğrenmek olmadığı için birşey de bilmiyorlardı, sadece ne yapmaları ve ne demeleri gerekiyorsa onlara odaklılardı.

ve saganın niteliksel cetveline göre, mide bulandırıcı kısmı oluşturuyorlardı.

saganın kafa kağıdının fotokopisini aldılar.

kendinden beklenmeyen bir kibarlıkla sebebini sordu saga.

içeri sokan adam;

"diğer şubelere yollayacağız ve bir daha mağazalarımıza giremeyeceksin" dedi.

saga, içinden kıskıs güldü adama. ve içtenlikle diledi, "umarım müşteri-çalışan ilişkisi dışında bir ilişki içinde benimle karşılaşmazsın."

zira buçukluk bir adamın görevini fbi ciddiyetiyle yapması mide bulandırıcıydı.

elbette adamın söylediğine inanacak hali yoktu.

doğrucu adamlardan birine dönüp, sordu;

"giremeyecek miyim?"

adam;

"sadece bu niyetle giremeyeceksiniz"

saga içinden, "kapıya beyin okuyucu mu astınız? tüh" dedi.

bir kaç soru ve öğütten sonra kapıdan çıkıp gitti saga.

nasıl dayandığına hayret ediyordu.

bir yılın ondan neler götürdüğünü o an farketti.

Ve agary’nin cümlesinin diğer yarısından umutlandığına lanet etti.

sagayı içeri alan adam, olayı hemen halledip sagayı yollamak için ucuz bir kaç yalan söylemişti. hafif öfkeli tavrı tamamen toyluğundan kaynaklanıyordu.

birinci doğrucu adam, sadece uyarmayı ve yollamayı seçmişti.

ikinci doğrucu adam ise sadece nedenini sormuş ve prosedürden bahsetmişti.

yani, aslında kendileri bile orada olan hırsızlıkları içgüdüsel olarak umursamıyorlardı.

-doğru olan iç güdüleriydi fakat dünyanın yasalarına göre hareket etmeye programlanmışlardı.-

umursamamalarının sebebinde elbette çalınan şeyin kitap olmasının bir etkisi vardı. çünkü saganın büyüdüğü yerde kitap okuyan fazla insan yoktu.

fakat daha da önemlisi, evrenin buçukluk dünyasının, buçukluk insanlarının kurduğu buçukluk fabrikaların, buçukluk kitaplarının; insanların cebinden çıkan buçukluklara denk gelmesinin bir öneminin olmamasıydı. onlarda içlerinde biryerlerde bunu biliyordu. o ödenmese de evrenin çarkı dönmeye devam edecekti.

Cümlenin ikinci yarısından da aynı sonuç çıkmıştı.

fakat dünya üzerinde tanrının yerine imrenenlerin, evrende var olan gereksiz kurallara ve gereksiz cisimlere tahammülü diğerlerinden çok daha azdı. bunu er ya da geç anlayacaklardı.

o yüzden saga, ertesi gün dükkana gidip tarot setini satın aldı ve 3 adama bir hikaye verdi...

10 Ağustos 2010 Salı

!'+'!%&'+

giriş bölümünü değerlendirmesini bilemeyince, gelişme bölümünü havayi fişek sahasına çeviriyorsun. sonucun kendine malzeme bulamadığı yerde, final sessiz olacak. bütün savaşı gelişme bölümüne yediren acemi yatırımcılara bu gece başka türlü bir şey hissediyorum. ve bu gece, hayatının hikayesini arayan adam kadar klişe hissediyorum

4 Haziran 2010 Cuma

-17-

..anlicağın 21. yüzyılın icarları saganın da hoşuna gitmiyordu.
saatleri okumaya ayarlıydı ama sistemin alet çantasına karışmadan.

o bilgiyi seviyordu, bilgi piyasasını değil.
malesef okullar da çoktan yaratıcılığını yitirmişti.
öğretmenler her yıl aynı konuyu aynı şekilde anlatmaktan, kendinden geçmiş ve hayatta keşfedecek birşeyleri kalmamış havası vermekten hoşlanıyordu!

ama dünyanın sırasıyla, 6 ay gündüzde, sonrasında sonsuza kadar gecede kalan kısmı gibilerdi.
eh! elbette bilgi yorucuydu, pes etmek üzere yaşıyor olanlar için.
yani o adamların dilinden kendine katabileceği ne bulabilirdi ki, onlar kendilerine toz bile katmazken? inanmıyorsan toza sor!

kısacası bilgiye, okul yerine başka yerlerden ulaşabileceğine inandırmıştı kendini.

ama kendini tanıyordu. en kesin kararları bile, keskin bir dönüşle, "keşke" halini alabilirdi.

o yüzden kapıyı aralık bırakmak iyi bir fikirdi.

o da okulunu dondurdu.
--------

saga için yorucu bir gündü diyorduk.
çünkü hiç birşey yapmamıştı!

akşama doğru kendisine bir kahve yaptı ve ortaokul yıllarına döndü göz kapaklarına düşen yansıma...

bir fransızcacıları vardı.
saga hayatında hiç bu kadar deli bir adam tanımamıştı.
kime ne dediği ile kimin ne düşüneceğini zerre kadar önemsemezdi.

sahi deli kalmak için ille de duvar mı örmek gerekirdi zihnin ulaştığı yere kadar?
guiiidoooooo!?!?
biryerlerde duvarsız yürüyen delileri, bünyesi kabullenmez mi dünyanın milyarlarca karpuz çekirdeğinin?

herneyse!?
o adam da ördüğü duvara borçlu olarak kimseden tek bir eleştri işitmezdi.
bir soruya cevap verilememiş olsun, bütün sınıfa söver, sonra da kendini överdi.

bir gün, ani sözlü kararı aldı mahkemesi.

"AHMET HANCI!" dedi. "TAHTAYA GEL!"

ahmet tahtaya çıktı.

"COMMENT ALLEZ VOUS?"

ahmet cevap veremedi.
bu sefer,

"DURSUN YOLCU!" dedi. "GEL TAHTAYA BAKAYIM"
"COMMENT ALLEZ VOUS?"

dursundan da cevap alamadı. ve başladı...

"SİZDEN BİR BOK OLMAZ. HİÇ BİRŞEYİ ALMIYOR KAFANIZ! APTAL ADAMLAR!

KADER! SEN GEL BAKAYIM KIZIM!"

dedi ve Kader tahtaya geldi.

"COMMENT ALLEZ VOUS?"

"je vais bien merci et vous?"

adam cevabını almanın rahatlığıyla gülümsedi. duruşunu hiç bozmadan:

"İŞTE ÇOCUKLAR! GÖRÜYOR MUSUNUZ? BEN BÖYLE BİR ADAMIM. "YOLCU" İLE "HANCI" YI "KADER"İYLE BAŞBAŞA BIRAKIRIM" dedi.

sınıfta, gülmeye programlı olanlar kafasını defterine gömerken saga da şaşkınlıktan ölecekti.

ilk defa akşamdan hazırlanmış bir espriyle karşılaşıyordu.

adam bildiğimiz, sınıf listesini incelemiş, "yolcu" ile "hancı"yı aynı sınıfta görünce; "kader"e bak beee! demişti. ve sözlü senaryosunu yazmıştı. kader'in inek bir öğrenci olması ise oldukça kolaylaştırmıştı işini.

sırıttı saga.
o an farketti ki; edebiyat yiyen, edebiyatla uyuyan, edebiyat sıçan bir adamın kum kitabının herhangi bir sayfasını arayıp bulmak kadar zor da olsa, vardı yaşamaya devam eden öğretmenlerden bir kaç tane, orda burda.

saga heyecanlandı.

o sırada kapı çaldı.

saga elinde kahvesiyle kapıya yürüdü. delikten baktı. yan komşusunun güzel suratı ile sarı uzun saçları görünüyordu.

sonra saate baktı. geceydi ve ikiydi.

acil bir durum olmalı diye düşünüp, kahvesini sehpaya koydu.

kapıyı açtı.
KADIN İÇ ÇAMAŞIRI VE KÖPEĞİYLE DİKİLMİŞ, SIRITIYORDU!
uçmuştu!
zaten bütün apartman onun uyuşturucu kullandığıyla ilgili dedikodular döndürüyordu.

kadın, saga'yı içeri ittirdi. ve bunu yaparken aptal aptal gülmeye devam ediyordu!

onu yapmamış olsa, kadını içeri alıp; güzel kafasından yararlanarak eğlenecekti.
ama bu atak sagayı, javert kadar acımasız bir komutan yapmya yetmişti.

kalktı, köpeği mutfağa doğru sürükledi. masaya bağladı.
kadın da duvarlara çarpa çarpa mutfağa geliyordu.
saga koridorda, bir eliyle boğazından tuttu kadının. diğer eliyle burnuna bir yumruk indirdi.
kadın haykırdı.
saga, "artık gülmüyorsun güzelim?" dedi.
kadın, saganın karnına yumruk savurmaya çalıştı. ama eli ayağı tutmuyordu. dengesini kaybetti.

saga, fazla ileri gitmemesi gerektiğini anladı. pek adil bir dövüş olmayacaktı.
hoş, öbür türlü de, kadın sagadan 20 cm uzun olduğu için adil olmayacaktı.

herneyse!
iki eliyle kulaklarına darbe indirdi kadının.
kulak basıncı güzeldir...

kadın, dengesini tamamen yitirip yere yapıştığında üzerine çıkıp bir kaç yumruk attıktan sonra kalktı saga.

polisi aradı. tıkır tıkır işleyen sistemin, hayırlı vatandaşı!+'^+)?'&

polis geldiğinde gayet mantıklı açıklamalarla, nevsi müdafadan sıyırdı. bunu yaparken kadının uyuşturucu kullanmış olması büyük bir yarar sağlamıştı.

yani sagayı olayın içine sokan kadının uyuşturusu olduğu gibi, sıyırmasını sağlayan da oydu.
zaten birşeyden kurtulmak istiyorsan, başını incelemen ip ucunu her zaman verir.

zira kadın olayın bir başından, bir sonundan hatırlacaktı.
hatta bazı ayrıntıları hiç hatırlamayacaktı bile.
saga da ifade verirken bunu sonuna kadar kullandı.

olayla ilgili sorgular bittikten sonra evine dönerken içinde şiddetli bir huzur vardı.

okula dönüp, bay keeting tadında öğretmenler keşfetmeye karar verdi.
ayrıca uyuşturucunun boş ve aptal kadınlara verilmesinin yasaklanmasına.
180 derece dönüşleriyle de barışmıştı o gece; çünkü bu kez uyuşturucu kullanan değil, kullanan birinin saldırısına uğrayandı.

bundan böyle, hayatında var olan herşeye bir de tam tersini yaşamaya çalışarak bakacaktı, tam tersini bir kerecik gözden geçirerek değil.
kimilerinin deyimiyle, döneklik ederek!
-------------------------

aradan 2 yıl geçti, saga yolda karşılaştığı eski dostları için düşündü...
"ben kendimden başka birşeye dönüşmeseydim, karşılaştığımızda benimle ne konuşacaktınız?"

22 Mayıs 2010 Cumartesi

-15-

saga için o sabah, ikiyüzlü finalin yüzsüz piramidi...!+'^&

saga herhangi bir günün sabahında gözlerini açtığında, duvara çivili istanbul afişi düşmüştü.
ve o gün 17 ağustostu!

o sabah uyandığında da yastığının yerinde, masayı buldu. üstelik soğuk kahve bardağı devrilmiş ve kahve yere dökülmüştü.

"selam kaos günü. bugün sana inat katil olmayacağım" diyip, günü karşıladı.
-----------------

evden çıktı, bir keman dersine doğru.

vardığında; keman hocası, saganın 1 ay önce içinde ne olduğunu merak ettiği, çamaşır suyu bozmasından lekeli, ağır ve sağır kemanla oynuyordu.
saga geçti oturdu.

"buranın 2 sokak altında, acayip bir şelale var. altını sokak lambalarıyla aydınlatmışlar! orda kavga eden iki gerzek gördüm. ayrıca, o kemanın neden o kadar ağır olduğunu merak etmiyorum değil!" dedi. güldü.

keman hocası da, gülerek

"dilimde sakladığımı söylediğim anahtar içinde de ondan! ayrıca şelale kim?" dedi ve baş parmağını ısırdı. yeryüzünde duyulmuş ya da duyulmamış, en saçma cümleleri kurduğunda hep böyle yapardı.

cıvıdılar

"hiiiç, altı aydınlık cinsiyeti belirsiz bir orospu işte"

"bizi tanıştırsana"

"tanıyorsun"

"nerden?"

"isa, muhammed, musa, buda olmak isteyip, tanrıya inanmamak istediğin anlar varya, işte o anlarda aynadan. "

"çünkü, her adam gibi ben de muhalefetsiz iktidarı sırf çüküm için istiyorum öyle mi?"

güldüler.

ve keman hocası cebinden 2 zar çıkardı

"yine başlıyoruz" dedi içinden saga.

oyunlardan, hayatı boyunca bir kez bile sıkılmamıştı. çünkü oyunlarda gerçeğe bağlılık, bir kaç japon balığın sohbeti gibiydi. aynı kurallar içinde oynanıp dursa da; her hamle, oyunu başka bir yere götürür ve bir kaç saniye içinde geride bırakılan saniyelerle ilişki kalmazdı.

ama bu oyundan sıkılmıştı.
çünkü bunun gerçekle arasında bir atomluk bağ bile kalmamıştı.

---
ki, dünyada rulet kadar tehlikeli tek bir oyun varsa, o da iki hayalcinin oynadığı monologların kesişmesiyle başlar.
çünkü önce, gerçekler ve düşler birbirine karışır. sonra oyun gerçekten kopmaya başlar.
gerçekten tamamen kopulduğunda, oyuncular artık birbiriyle oynamak istemiyordur aslında.
ama iki dünyanın içinde de, düşler ve gerçekler birbirine o kadar benziyordur ki, neyden koptuklarının farkına bile varmazlar.
birbirlerine karşı hissettikleri hırs ve kırılganlık, büyür.

ve sonunda. iki taraftan biri gerçekle karşılaşıp, iticiliği gördüğünde; cinayet vaktidir.

hiç "yine mi?" deme!
cinayet, birbirini tanıyan bütün insanların, artık tanımak istemiyor olduğu yerin baş kahramanıdır. bir kez elini atar ve herşeyi bitirir. HEPİNİZ KATİLSİNİZ.

ki, birbirini tanımayan insanların arasındaki ölüm festivaline de, cinayet mahali denmez zaten.
o, yatak odasıdır.
---

her zaman olduğu gibi, saga taşları keman hocasına doğru oynarken, keman hocası zarları yukarılara atmanın hesabını yapıyordu.

dolayısıyla
arifesi ve girişiyle, adem ile lilit'i kıskandırabilecek bir günü, birbirlerini hiç tanımıyorlarmış gibi geçirdiler.
keman hocası sebepsiz gergin, saga ise hayal kırıklığının yanına uzanarak.
saga, kendini gece vakti denizi izlemek zorunda bırakılan, yosun tutmuş bir taş gibi hissetti.

saatler geçti
bu samimiyetsiz oyuna sonra yine merhaba demek için, son konuşmalarını yapmaya başladılar.

keman hocası,
"son zarları atıyoruz, eğer ben büyük atarsam, şu içinde ne olduğunu merak ettiğin kemanı hayatın boyunca açmayacaksın; sen büyük atarsan keman senindir." dedi.

saganın gözlerinin içine vahşikarakuşlarordusu birikti.
zaten söylemesini bile severdi, birbirini niteleyen sözcüklerin zincirlenip de esas sözcüğe yapışmasını.

kocasıromantikfilmçekenkadınçığlığı
ejderhaateşigibipüskürenharflerbirliği

hatta anlamsız bile olabilirdi!

yedibiriktirenisimlerinikirciksilüeti

--
sırıttılar.

keman hocası attı ve 4 geldi
saga attı, ve ona da 4 geldi

bir daha attılar!

keman hocası,3
saga,3

bir kez daha attılar!

keman hocası, 6
saga, 6

bir kez daha!

keman hocası, 1
saga,1

------
zaten gergin olan keman hocası,
"bence ikimizin arasındaki bu düzeni kabullenip, olduğu gibi bırakalım. ben de sana kemanın içinde ne olduğunu söyliyim" dedi

saga, gün boyu ona karşı o kadar hırs dolmuştu ki;
"eşitlik yani... bahisi sen teklif ettiğine göre hanginizin sınavı, odanın mı senin mi? devam et!" dedi

attılar.
keman hocası, 5
saga , 6

"kazandın"

"ödüllendir o zaman"

keman hocası, küçük adımlarla duvara doğru gitti.
kemanı indirdi ve sagaya verdi.
hiç birşey söylemedi.

saga, kemanı alıp odadan çıktı.
evine gitti.
kemanı kırdı.
öyle bir hızla, üzerine indirmişti ki çekici; kemanın telleri fırlayıp elini kesmişti

kemanın içinde, çimentodan bir tablet duruyordu.
üzerinde bir dil resmi ve dilin üzerinde de "harikaydın" yazıyordu.

saga durdu, işte bu iş tam burada bitmişti.

yani saga için o akşam, ikiyüzlü finalin yüzsüz piramidiydi...
--------

yersiz bir iltifat, çift taraflı keman hocasını ele vermişti.

sanki sagayla ufak birşey yaşadığında; saganın gözü kendisinden başka hiç kimseyi görmeyecek, diğer halihazırda ayşe hatunlar gibi ilgisi onun üzerinde kalacaktı.
o da o yüzden sadece uzaktan uzağa cümle kurma aşkını tatmin ediyordu.

saga farketti ki; bütün süslü cümleler ve hayatlar bir eksiklikten geliyordu.

bundan böyle, nerde konuşmasındaki ilgiyi, gerçekte vermeyen bir adam görürse aklına keman hocası gelecekti
ve isminin üzerine, yüzlerce "korkak" kelimesini birleştirerek X atıp, hayatının bir köşesinde çürümeye bırakacaktı.

sonra elinden yere bir damla kan düştü...
saga görmedi. üzerine bastı, ve geçti.
geçti...
geçti......
geçti................................

18 Mayıs 2010 Salı

-14-

Zeu, bir kadınla yattıktan sonra ne zaman "seni seviyorum"u duysa,o gece saman trenini yakar ve uyurdu.
sabah kalktığında saman tren yeniden toparlanmış olurdu.
zeu, yakmak için saman treni seçmişti, çünkü o da onun içinde yaşayan birşeyler olduğu hissediyordu.
adı gibi de emindi halbuki! o treni kendi elleriyle yapmıştı ve içine hiç birşey koymamıştı!
ama geçirdiği ufak hafıza kaybını düşünürsek, zeu'un belleki haritası pek de güvenli değildi.

bir gün, zeu yine bir kadınla yattı.
sonuç değişmemişti. "seniseviyorum" yine karşısındaki organizmanın ağzından çıkmış, duvarlara çarpmış ve zırh haline gelmişti.
zeu için "seniseviyorum"un bu kadar karıncalandırıcı olmasının sebebi buydu.

bilirsin ya! içeride biryerlerde besberrak bir su bütün vücudu sarar. kemiklerin eylemlerine ve göz kapaklarının duruşuna yön verir. eğer miktarı haddinden fazlaysa gözlerin üzerini kaplar, önce parlatır. daha da fazlaysa kör eder. iç kemirmekten beslenen bu akarsuyun adı sevgidir!

ve "seni seviyorum" ağızdan çıktığı anda; sevgi, bütün bu yan etkilerden sıyrılır.

çünkü beynin cümle kurdurma eylemi de bedenin içindeki hislerden beslenir.

mesela bir adam, "siktir git" dedikten sonra karşısındakinin gitmesini istememeye başlar!
komutanlar, emir verene kadar komutandır, askerler için bile emir verildikten itibaren komutanlıklarının bir önemi kalmaz!
ve bir kadın, çocuğuna "doktor ol" diyorsa, söyledikten sonra önemsememeye başlar. o söylemiştir. geri kalanı, çocuğun kalemin ucunu nereye tuttuğunda haz alacağına bakar.
tanrı inancı da bu yüzden, arkası bomboş bir pamuk yığınıdır. zira insanlar varlığından emin olamadıkları hikayeler üzerinde çok daha fazla konuşurlar.

yani bedenden dışarı çıkan his, içeriyi bomboş bırakır. golsüz bir oyun gibidir, pas atmak üzerine kurulu...
anlicağın, "seni seviyorum" demek, "artık sevmiyorum" un elçisidir. samimiyetsiz duruşu da burdan gelir.
sahi, ordan bakılınca da dünyanın en eksik cümlesi olduğu anlaşılmıyor mu!?

herneyse canım!+'^&
vücudun yaratılışı da budur ya işte, içinde kendini titreten birşeyler varsa, onu dışarı atmaya bakar.
kısacası "seni seviyorum", sevgiyi ya kalkan haline getirir ya da dışkı.

ve yazarlar bu yüzden şanssızdır!

zeu için...

zeu da, bu döngüye daha fazla dayanamaz. o gece treni ikiye böler.

---------------

zeu ile saga tanışalı 4 yıl olmuştu.

ve saganın içinde ne zaman biriktirecek yer kalmasa, soluğu zeu'un yanında alırdı.
soluğu olmadığında da telefonu eline.

işin garip yanı, zeu'un saganın hayatındaki misyonu ne kadar "terapist" olsa da, saga zeu'la en çok psikolojisinin bozulduğu kısmını severdi.
eğer olur da zeu kavga edemez duruma gelirse, onu gümüş bir kurşunla öldürecekti.
evet gümüş kurşun! çünkü zeu ne bir örümcekti ne de insan. daha efsanevi bir yeri vardı.

ve işin uyuz yanı da zeu'un profesyonel bir yavşak olduğu kısmıydı.
ya da belki çekici kısmı!?+'^&/

ki, saga bir gün işlerin uyuz yanıyla çekici yanını ayırt edebilmeye başlarsa, dünya çok farklı bir yer olacak.

saga o pazartesi, hayatındaki hikayelerin yeterince sıkıcılaştığını farketti.
zeu'un evine gitti. görüşmeyeli de 1 yıl olmuştu. ve elbette görüşmemeleri, yine gerzek bir konu üzerine en gerzek tartışmanın, gerzek sonucuydu.
yani, iki gerzek bir araya geldiğinde ortaya süsü gerzeklik olan bir ilişkiden başka ne çıkardı ki?

fakat, hiç birşey olmamış gibi konuşmaya başladılar.

evet. zeu oluşumunu tamamlamıştı.
saganın oturduğu iki kişilik koltuğun arkasında duran sandalyeden neler yaptığını anlatırken, saçlarının önünü düzeltip duruyordu.
ve saga, aralarındaki çekimi 1 yıl aradan sonra tekrardan hissettiği için gülme krizine girmek üzereydi.
düşünsene! saçlarını düzeltişi bile çekici gelmeye başlamıştı.

neyseki hissettikleri pusuda durma konusunda yetenekliydi.
üstelik onda da olduğunu gayet iyi bildiği bazı titreşimleri, hiç ortaya çıkarmamıştı daha önce. bu yüzden hiç zor olmayacaktı saklaması.

sohbet devam ederken, zeu gelip saganın yanına oturdu. saga da kucağındaki yastığı alıp onun bacaklarının üzerine koydu.
terapi vakti olduğunu söyleyip, yastığın üzerine yattı.
ve 1 yıldır neler yaptığını anlatmaya başladı.

zeu, her zamanki gibi kendi halinde çözümlemelerini yaptı.

saga sonra ona keman öğretmeninden bahsetti.

zeu, o ana kadar dinlediği hiç bir hikayeye olmamasına karşın, bu hikayeye karşı dişlerini göstermişti.

saga ile zeu'ın yıllar önce bir muhabbeti vardı. 30 yaşlarına gelip, durulmaya başladıklarında beraber yaşayacaklardı. ve devamında, o zaman gelene kadar birbirlerine dokunmayacakları da sözsüz bir anlaşma gibi imzalanmıştı.

ve galiba zeu'un dişlerini ortaya çıkartan da
saga'nın amaçsızca söyleyip üzerine güldüğü, şu cümle olmuştu
"kısacası, ona senden daha önce dokunacağım."

o da
"öyle mi? iddaasına var mısın?"

demişti.

aradan yarım saat geçti.
saga koltuğa uzanıyordu. zeu da onun beli hizasında oturuyordu.

zeu yaklaştı,
"ben farkettim ki, aslında beni çıldırtan tek şey dudaklar. öpmeyi seviyorum" dedi.

saga anlamıştı.
o mesafeden gözlerine bakarsa iddaayı kaybedeceğine emindi.
içgüdüsel bir hareketle onun gözlerini kapadı.

işte olay tam orda şifresi çözülmüş bir cinayet öyküsüne dönmüştü.
zeu o ana kadar saga'nın ona karşı hissettiklerinin böyle güçlü olduğunu hiç farketmemişti.

1 saat boyunca, o yakınlıkta durdu sagaya.
saga sövdü, tokatladı, tehditler savurdu.
zeu, hepsinde de aynı şekilde saganın yüzüne bakmaya devam etti. sadece tehditler sırasında biraz gülmüştü.

çünkü tehditler de olayı tamamen açık hale getiren cinstendi
"bu evden çıktıktan sonra, bunu unutmicam! burnundan getiricem! sen bugün çizgiyi geçtin!"

saganın bu kadar çıldırmasının sebebi, zeu'un o mesafede durup bir türlü öpmemesiydi.
çünkü öpse, onu suçlayacak, bir güzel dövecek ve evden çıkıp gidecekti.
İŞTE ZEU'U FARKLI KILAN ŞEY BUYDU!
ÖPMEYİP, SAGA'NIN ONU ÖPMESİNİ SAĞLAMAYA ÇALIŞACAK KADAR SABIRLI VE PSİKOPATTI!

sonra saga durdu, içindeki intikam dürtüsü devreye girmişti.
tehditleri kesti, vurmayı da. sonra zeu da sıkıldı. ve evden çıktılar.

zeu, saganın kafasında dönenlerden bir haberdi.
saga içinden
"muhabbet arasında, sevgilin, dostun, annen, oyuncağın, trenin, ateşin ve sırayla diğer herşeyin oldum. ama farketmeliydim gerizekalı... sen sıfatlarda hep başarısızdın. bana taktığın bütün sıfatların başında bir de "muhabbet arasında" olmalıydı. ve bir adamın dediğinin tersine, ben hiç bir zaman tırnak içinden çıkmamalıydım."

diyordu.
zeu'un bundan sonra yapması gereken, ruhunu dikkat etmekti.
çünkü gayet iyi biliyordu ki, dünyada savunmasız olduğu tek kadın saga'ydı.
ve işin tehlikeli yanı, saga için artık uzun süre "zeu'saga" olamazdı.
zeu yanına "s" alma hakkını kaybetmişti, efsanevi kısmını kaybettiği gibi.

o gece zeu treni yeniden birleştirdi.
sonra uyudu.

saga, penceresinden girdi. ve onun için treni yaktı.
düşündü
kim bilir; kendi yaşadığı dünyanın felaketleri, hangi sorumsuz tanrının duygusal eksikliğinin sonucuydu.

ve o gün çok önemli birşey farketti;
bir erkek için "seni seviyorum" u duymak ne kadar iticiyse,
bir kadın için, varlığını hissettiği ama özenle saklanan hislerin, bir anda eyleme geçişi o kadar iticiydi.

16 Mayıs 2010 Pazar

!?

kızlar annelerini kendi dünyalarının varlığıyla, anneler kızlarını kendi dünyalarının kurallarıyla yargılıyor.
bütün kadınlar çıldırmış.

14 Mayıs 2010 Cuma

-13-

iskele alabanda%^+/(
gemi kıyıya yakın, suya demirlerini atarken saga beklemeye dayanamadı, iskeleye atladı.

yolculuk 13 gün sürmüştü.
ailesini 1. dünya savaşında kaybetmiş bir yelken hakimi için bile, tam 13 gün.

13. günde yolcuların geri kalan kısmı, başta sarhoş sarhoş dinledikleri denizin şiirsel uğultusuna katlanamaz hale gelmişti.
ilk günler birbirini gıdıklayarak güverteye çıkan çiftlerin yolu:yatakhane katının koridorları, suratları kefen tutmuş adamlar ve saçları terden kafatasına kadar yapışmış kadınlarla dolmuştu.
"buralarda biryerlerde teleport odası olmalı" diye düşündü saga+^'&
"ya da yazar beni bir lanetli gemi hikayesinin ortasına attı!"

saga için, dünya yörüngesine yeniden girmişti.
bir zehir, yine huzurunu kemirmeye başlamıştı.

fakat bu hikaye için "zehir", çok kahramanca bir kelimedir.
bir silahı rahatça eritebilir ve erittiği salisenin silahı kabul edilebilir.
aklında, kaldırıma zift kıvamında akan bir silah canlandıran şaşkalozlar için...
silah eritmek fiziki bir işlem değildir!

zehir gibi o da, iki beden arası çekimin içine sıçmak için, beyinde birikmiş üstünlük hissinin düello malzemesidir.

bir kadının zehri ve bir adamın pimi çekilmiş bombası olabilir. çünkü şarjörler, birden fazla defa kullanılabileceği için, adeletsiz savaş sahalarının biblolarıdır.
ve ilişkiler de, kuralsız olmak için savaş verir fakat adaletsiz savaşları barındırmamak gibi bir kuralları vardır.
o yüzden şarjör barındıran herşey yavşak işidir!

kahramanca diyorduk...
bir kadın başka bir bedenin orak izini taşımadan yaşayamaz.
zehir de bu yüzden epiktir.
zehir saçmak; orağı atomlarına ayırmak! +'^&/=^'

huzur diyorduk...
huzur da, dönem dönem sagaya uğrar ve bando eşliğinde giderdi.
huzur işte... hanginizinki şovu sevmez?!%^+/

saga'nın huzurunun da bu seferki şovu; gemiden iskeleye sıçradığında, ölünmez adamın arkasından bağırmasıyla oldu:

"10 gündür burda 24 saat beraberdik saga! aramızda görünmez bir ip bile bırakmayacak mısın?"

saga, arkasını dönmeden cevap verdi.

"13 gün suldor..."

"ilk gün ki toplu yemekte kalabalıktan kurtulup, odaya geçmek istediğini söylediğin zaman anlamıştım. günleri, saatleri ve saniyeleri sadece arkanda bırakmak istediğin birşey varsa sayıyorsun. "

saga içinden saymaya başladı

1,2,3...........

athenaeum