..anlicağın 21. yüzyılın icarları saganın da hoşuna gitmiyordu.
saatleri okumaya ayarlıydı ama sistemin alet çantasına karışmadan.
o bilgiyi seviyordu, bilgi piyasasını değil.
malesef okullar da çoktan yaratıcılığını yitirmişti.
öğretmenler her yıl aynı konuyu aynı şekilde anlatmaktan, kendinden geçmiş ve hayatta keşfedecek birşeyleri kalmamış havası vermekten hoşlanıyordu!
ama dünyanın sırasıyla, 6 ay gündüzde, sonrasında sonsuza kadar gecede kalan kısmı gibilerdi.
eh! elbette bilgi yorucuydu, pes etmek üzere yaşıyor olanlar için.
yani o adamların dilinden kendine katabileceği ne bulabilirdi ki, onlar kendilerine toz bile katmazken? inanmıyorsan toza sor!
kısacası bilgiye, okul yerine başka yerlerden ulaşabileceğine inandırmıştı kendini.
ama kendini tanıyordu. en kesin kararları bile, keskin bir dönüşle, "keşke" halini alabilirdi.
o yüzden kapıyı aralık bırakmak iyi bir fikirdi.
o da okulunu dondurdu.
--------
saga için yorucu bir gündü diyorduk.
çünkü hiç birşey yapmamıştı!
akşama doğru kendisine bir kahve yaptı ve ortaokul yıllarına döndü göz kapaklarına düşen yansıma...
bir fransızcacıları vardı.
saga hayatında hiç bu kadar deli bir adam tanımamıştı.
kime ne dediği ile kimin ne düşüneceğini zerre kadar önemsemezdi.
sahi deli kalmak için ille de duvar mı örmek gerekirdi zihnin ulaştığı yere kadar?
guiiidoooooo!?!?
biryerlerde duvarsız yürüyen delileri, bünyesi kabullenmez mi dünyanın milyarlarca karpuz çekirdeğinin?
herneyse!?
o adam da ördüğü duvara borçlu olarak kimseden tek bir eleştri işitmezdi.
bir soruya cevap verilememiş olsun, bütün sınıfa söver, sonra da kendini överdi.
bir gün, ani sözlü kararı aldı mahkemesi.
"AHMET HANCI!" dedi. "TAHTAYA GEL!"
ahmet tahtaya çıktı.
"COMMENT ALLEZ VOUS?"
ahmet cevap veremedi.
bu sefer,
"DURSUN YOLCU!" dedi. "GEL TAHTAYA BAKAYIM"
"COMMENT ALLEZ VOUS?"
dursundan da cevap alamadı. ve başladı...
"SİZDEN BİR BOK OLMAZ. HİÇ BİRŞEYİ ALMIYOR KAFANIZ! APTAL ADAMLAR!
KADER! SEN GEL BAKAYIM KIZIM!"
dedi ve Kader tahtaya geldi.
"COMMENT ALLEZ VOUS?"
"je vais bien merci et vous?"
adam cevabını almanın rahatlığıyla gülümsedi. duruşunu hiç bozmadan:
"İŞTE ÇOCUKLAR! GÖRÜYOR MUSUNUZ? BEN BÖYLE BİR ADAMIM. "YOLCU" İLE "HANCI" YI "KADER"İYLE BAŞBAŞA BIRAKIRIM" dedi.
sınıfta, gülmeye programlı olanlar kafasını defterine gömerken saga da şaşkınlıktan ölecekti.
ilk defa akşamdan hazırlanmış bir espriyle karşılaşıyordu.
adam bildiğimiz, sınıf listesini incelemiş, "yolcu" ile "hancı"yı aynı sınıfta görünce; "kader"e bak beee! demişti. ve sözlü senaryosunu yazmıştı. kader'in inek bir öğrenci olması ise oldukça kolaylaştırmıştı işini.
sırıttı saga.
o an farketti ki; edebiyat yiyen, edebiyatla uyuyan, edebiyat sıçan bir adamın kum kitabının herhangi bir sayfasını arayıp bulmak kadar zor da olsa, vardı yaşamaya devam eden öğretmenlerden bir kaç tane, orda burda.
saga heyecanlandı.
o sırada kapı çaldı.
saga elinde kahvesiyle kapıya yürüdü. delikten baktı. yan komşusunun güzel suratı ile sarı uzun saçları görünüyordu.
sonra saate baktı. geceydi ve ikiydi.
acil bir durum olmalı diye düşünüp, kahvesini sehpaya koydu.
kapıyı açtı.
KADIN İÇ ÇAMAŞIRI VE KÖPEĞİYLE DİKİLMİŞ, SIRITIYORDU!
uçmuştu!
zaten bütün apartman onun uyuşturucu kullandığıyla ilgili dedikodular döndürüyordu.
kadın, saga'yı içeri ittirdi. ve bunu yaparken aptal aptal gülmeye devam ediyordu!
onu yapmamış olsa, kadını içeri alıp; güzel kafasından yararlanarak eğlenecekti.
ama bu atak sagayı, javert kadar acımasız bir komutan yapmya yetmişti.
kalktı, köpeği mutfağa doğru sürükledi. masaya bağladı.
kadın da duvarlara çarpa çarpa mutfağa geliyordu.
saga koridorda, bir eliyle boğazından tuttu kadının. diğer eliyle burnuna bir yumruk indirdi.
kadın haykırdı.
saga, "artık gülmüyorsun güzelim?" dedi.
kadın, saganın karnına yumruk savurmaya çalıştı. ama eli ayağı tutmuyordu. dengesini kaybetti.
saga, fazla ileri gitmemesi gerektiğini anladı. pek adil bir dövüş olmayacaktı.
hoş, öbür türlü de, kadın sagadan 20 cm uzun olduğu için adil olmayacaktı.
herneyse!
iki eliyle kulaklarına darbe indirdi kadının.
kulak basıncı güzeldir...
kadın, dengesini tamamen yitirip yere yapıştığında üzerine çıkıp bir kaç yumruk attıktan sonra kalktı saga.
polisi aradı. tıkır tıkır işleyen sistemin, hayırlı vatandaşı!+'^+)?'&
polis geldiğinde gayet mantıklı açıklamalarla, nevsi müdafadan sıyırdı. bunu yaparken kadının uyuşturucu kullanmış olması büyük bir yarar sağlamıştı.
yani sagayı olayın içine sokan kadının uyuşturusu olduğu gibi, sıyırmasını sağlayan da oydu.
zaten birşeyden kurtulmak istiyorsan, başını incelemen ip ucunu her zaman verir.
zira kadın olayın bir başından, bir sonundan hatırlacaktı.
hatta bazı ayrıntıları hiç hatırlamayacaktı bile.
saga da ifade verirken bunu sonuna kadar kullandı.
olayla ilgili sorgular bittikten sonra evine dönerken içinde şiddetli bir huzur vardı.
okula dönüp, bay keeting tadında öğretmenler keşfetmeye karar verdi.
ayrıca uyuşturucunun boş ve aptal kadınlara verilmesinin yasaklanmasına.
180 derece dönüşleriyle de barışmıştı o gece; çünkü bu kez uyuşturucu kullanan değil, kullanan birinin saldırısına uğrayandı.
bundan böyle, hayatında var olan herşeye bir de tam tersini yaşamaya çalışarak bakacaktı, tam tersini bir kerecik gözden geçirerek değil.
kimilerinin deyimiyle, döneklik ederek!
-------------------------
aradan 2 yıl geçti, saga yolda karşılaştığı eski dostları için düşündü...
"ben kendimden başka birşeye dönüşmeseydim, karşılaştığımızda benimle ne konuşacaktınız?"
22 Mayıs 2010 Cumartesi
-15-
saga için o sabah, ikiyüzlü finalin yüzsüz piramidi...!+'^&
saga herhangi bir günün sabahında gözlerini açtığında, duvara çivili istanbul afişi düşmüştü.
ve o gün 17 ağustostu!
o sabah uyandığında da yastığının yerinde, masayı buldu. üstelik soğuk kahve bardağı devrilmiş ve kahve yere dökülmüştü.
"selam kaos günü. bugün sana inat katil olmayacağım" diyip, günü karşıladı.
-----------------
evden çıktı, bir keman dersine doğru.
vardığında; keman hocası, saganın 1 ay önce içinde ne olduğunu merak ettiği, çamaşır suyu bozmasından lekeli, ağır ve sağır kemanla oynuyordu.
saga geçti oturdu.
"buranın 2 sokak altında, acayip bir şelale var. altını sokak lambalarıyla aydınlatmışlar! orda kavga eden iki gerzek gördüm. ayrıca, o kemanın neden o kadar ağır olduğunu merak etmiyorum değil!" dedi. güldü.
keman hocası da, gülerek
"dilimde sakladığımı söylediğim anahtar içinde de ondan! ayrıca şelale kim?" dedi ve baş parmağını ısırdı. yeryüzünde duyulmuş ya da duyulmamış, en saçma cümleleri kurduğunda hep böyle yapardı.
cıvıdılar
"hiiiç, altı aydınlık cinsiyeti belirsiz bir orospu işte"
"bizi tanıştırsana"
"tanıyorsun"
"nerden?"
"isa, muhammed, musa, buda olmak isteyip, tanrıya inanmamak istediğin anlar varya, işte o anlarda aynadan. "
"çünkü, her adam gibi ben de muhalefetsiz iktidarı sırf çüküm için istiyorum öyle mi?"
güldüler.
ve keman hocası cebinden 2 zar çıkardı
"yine başlıyoruz" dedi içinden saga.
oyunlardan, hayatı boyunca bir kez bile sıkılmamıştı. çünkü oyunlarda gerçeğe bağlılık, bir kaç japon balığın sohbeti gibiydi. aynı kurallar içinde oynanıp dursa da; her hamle, oyunu başka bir yere götürür ve bir kaç saniye içinde geride bırakılan saniyelerle ilişki kalmazdı.
ama bu oyundan sıkılmıştı.
çünkü bunun gerçekle arasında bir atomluk bağ bile kalmamıştı.
---
ki, dünyada rulet kadar tehlikeli tek bir oyun varsa, o da iki hayalcinin oynadığı monologların kesişmesiyle başlar.
çünkü önce, gerçekler ve düşler birbirine karışır. sonra oyun gerçekten kopmaya başlar.
gerçekten tamamen kopulduğunda, oyuncular artık birbiriyle oynamak istemiyordur aslında.
ama iki dünyanın içinde de, düşler ve gerçekler birbirine o kadar benziyordur ki, neyden koptuklarının farkına bile varmazlar.
birbirlerine karşı hissettikleri hırs ve kırılganlık, büyür.
ve sonunda. iki taraftan biri gerçekle karşılaşıp, iticiliği gördüğünde; cinayet vaktidir.
hiç "yine mi?" deme!
cinayet, birbirini tanıyan bütün insanların, artık tanımak istemiyor olduğu yerin baş kahramanıdır. bir kez elini atar ve herşeyi bitirir. HEPİNİZ KATİLSİNİZ.
ki, birbirini tanımayan insanların arasındaki ölüm festivaline de, cinayet mahali denmez zaten.
o, yatak odasıdır.
---
her zaman olduğu gibi, saga taşları keman hocasına doğru oynarken, keman hocası zarları yukarılara atmanın hesabını yapıyordu.
dolayısıyla
arifesi ve girişiyle, adem ile lilit'i kıskandırabilecek bir günü, birbirlerini hiç tanımıyorlarmış gibi geçirdiler.
keman hocası sebepsiz gergin, saga ise hayal kırıklığının yanına uzanarak.
saga, kendini gece vakti denizi izlemek zorunda bırakılan, yosun tutmuş bir taş gibi hissetti.
saatler geçti
bu samimiyetsiz oyuna sonra yine merhaba demek için, son konuşmalarını yapmaya başladılar.
keman hocası,
"son zarları atıyoruz, eğer ben büyük atarsam, şu içinde ne olduğunu merak ettiğin kemanı hayatın boyunca açmayacaksın; sen büyük atarsan keman senindir." dedi.
saganın gözlerinin içine vahşikarakuşlarordusu birikti.
zaten söylemesini bile severdi, birbirini niteleyen sözcüklerin zincirlenip de esas sözcüğe yapışmasını.
kocasıromantikfilmçekenkadınçığlığı
ejderhaateşigibipüskürenharflerbirliği
hatta anlamsız bile olabilirdi!
yedibiriktirenisimlerinikirciksilüeti
--
sırıttılar.
keman hocası attı ve 4 geldi
saga attı, ve ona da 4 geldi
bir daha attılar!
keman hocası,3
saga,3
bir kez daha attılar!
keman hocası, 6
saga, 6
bir kez daha!
keman hocası, 1
saga,1
------
zaten gergin olan keman hocası,
"bence ikimizin arasındaki bu düzeni kabullenip, olduğu gibi bırakalım. ben de sana kemanın içinde ne olduğunu söyliyim" dedi
saga, gün boyu ona karşı o kadar hırs dolmuştu ki;
"eşitlik yani... bahisi sen teklif ettiğine göre hanginizin sınavı, odanın mı senin mi? devam et!" dedi
attılar.
keman hocası, 5
saga , 6
"kazandın"
"ödüllendir o zaman"
keman hocası, küçük adımlarla duvara doğru gitti.
kemanı indirdi ve sagaya verdi.
hiç birşey söylemedi.
saga, kemanı alıp odadan çıktı.
evine gitti.
kemanı kırdı.
öyle bir hızla, üzerine indirmişti ki çekici; kemanın telleri fırlayıp elini kesmişti
kemanın içinde, çimentodan bir tablet duruyordu.
üzerinde bir dil resmi ve dilin üzerinde de "harikaydın" yazıyordu.
saga durdu, işte bu iş tam burada bitmişti.
yani saga için o akşam, ikiyüzlü finalin yüzsüz piramidiydi...
--------
yersiz bir iltifat, çift taraflı keman hocasını ele vermişti.
sanki sagayla ufak birşey yaşadığında; saganın gözü kendisinden başka hiç kimseyi görmeyecek, diğer halihazırda ayşe hatunlar gibi ilgisi onun üzerinde kalacaktı.
o da o yüzden sadece uzaktan uzağa cümle kurma aşkını tatmin ediyordu.
saga farketti ki; bütün süslü cümleler ve hayatlar bir eksiklikten geliyordu.
bundan böyle, nerde konuşmasındaki ilgiyi, gerçekte vermeyen bir adam görürse aklına keman hocası gelecekti
ve isminin üzerine, yüzlerce "korkak" kelimesini birleştirerek X atıp, hayatının bir köşesinde çürümeye bırakacaktı.
sonra elinden yere bir damla kan düştü...
saga görmedi. üzerine bastı, ve geçti.
geçti...
geçti......
geçti................................
saga herhangi bir günün sabahında gözlerini açtığında, duvara çivili istanbul afişi düşmüştü.
ve o gün 17 ağustostu!
o sabah uyandığında da yastığının yerinde, masayı buldu. üstelik soğuk kahve bardağı devrilmiş ve kahve yere dökülmüştü.
"selam kaos günü. bugün sana inat katil olmayacağım" diyip, günü karşıladı.
-----------------
evden çıktı, bir keman dersine doğru.
vardığında; keman hocası, saganın 1 ay önce içinde ne olduğunu merak ettiği, çamaşır suyu bozmasından lekeli, ağır ve sağır kemanla oynuyordu.
saga geçti oturdu.
"buranın 2 sokak altında, acayip bir şelale var. altını sokak lambalarıyla aydınlatmışlar! orda kavga eden iki gerzek gördüm. ayrıca, o kemanın neden o kadar ağır olduğunu merak etmiyorum değil!" dedi. güldü.
keman hocası da, gülerek
"dilimde sakladığımı söylediğim anahtar içinde de ondan! ayrıca şelale kim?" dedi ve baş parmağını ısırdı. yeryüzünde duyulmuş ya da duyulmamış, en saçma cümleleri kurduğunda hep böyle yapardı.
cıvıdılar
"hiiiç, altı aydınlık cinsiyeti belirsiz bir orospu işte"
"bizi tanıştırsana"
"tanıyorsun"
"nerden?"
"isa, muhammed, musa, buda olmak isteyip, tanrıya inanmamak istediğin anlar varya, işte o anlarda aynadan. "
"çünkü, her adam gibi ben de muhalefetsiz iktidarı sırf çüküm için istiyorum öyle mi?"
güldüler.
ve keman hocası cebinden 2 zar çıkardı
"yine başlıyoruz" dedi içinden saga.
oyunlardan, hayatı boyunca bir kez bile sıkılmamıştı. çünkü oyunlarda gerçeğe bağlılık, bir kaç japon balığın sohbeti gibiydi. aynı kurallar içinde oynanıp dursa da; her hamle, oyunu başka bir yere götürür ve bir kaç saniye içinde geride bırakılan saniyelerle ilişki kalmazdı.
ama bu oyundan sıkılmıştı.
çünkü bunun gerçekle arasında bir atomluk bağ bile kalmamıştı.
---
ki, dünyada rulet kadar tehlikeli tek bir oyun varsa, o da iki hayalcinin oynadığı monologların kesişmesiyle başlar.
çünkü önce, gerçekler ve düşler birbirine karışır. sonra oyun gerçekten kopmaya başlar.
gerçekten tamamen kopulduğunda, oyuncular artık birbiriyle oynamak istemiyordur aslında.
ama iki dünyanın içinde de, düşler ve gerçekler birbirine o kadar benziyordur ki, neyden koptuklarının farkına bile varmazlar.
birbirlerine karşı hissettikleri hırs ve kırılganlık, büyür.
ve sonunda. iki taraftan biri gerçekle karşılaşıp, iticiliği gördüğünde; cinayet vaktidir.
hiç "yine mi?" deme!
cinayet, birbirini tanıyan bütün insanların, artık tanımak istemiyor olduğu yerin baş kahramanıdır. bir kez elini atar ve herşeyi bitirir. HEPİNİZ KATİLSİNİZ.
ki, birbirini tanımayan insanların arasındaki ölüm festivaline de, cinayet mahali denmez zaten.
o, yatak odasıdır.
---
her zaman olduğu gibi, saga taşları keman hocasına doğru oynarken, keman hocası zarları yukarılara atmanın hesabını yapıyordu.
dolayısıyla
arifesi ve girişiyle, adem ile lilit'i kıskandırabilecek bir günü, birbirlerini hiç tanımıyorlarmış gibi geçirdiler.
keman hocası sebepsiz gergin, saga ise hayal kırıklığının yanına uzanarak.
saga, kendini gece vakti denizi izlemek zorunda bırakılan, yosun tutmuş bir taş gibi hissetti.
saatler geçti
bu samimiyetsiz oyuna sonra yine merhaba demek için, son konuşmalarını yapmaya başladılar.
keman hocası,
"son zarları atıyoruz, eğer ben büyük atarsam, şu içinde ne olduğunu merak ettiğin kemanı hayatın boyunca açmayacaksın; sen büyük atarsan keman senindir." dedi.
saganın gözlerinin içine vahşikarakuşlarordusu birikti.
zaten söylemesini bile severdi, birbirini niteleyen sözcüklerin zincirlenip de esas sözcüğe yapışmasını.
kocasıromantikfilmçekenkadınçığlığı
ejderhaateşigibipüskürenharflerbirliği
hatta anlamsız bile olabilirdi!
yedibiriktirenisimlerinikirciksilüeti
--
sırıttılar.
keman hocası attı ve 4 geldi
saga attı, ve ona da 4 geldi
bir daha attılar!
keman hocası,3
saga,3
bir kez daha attılar!
keman hocası, 6
saga, 6
bir kez daha!
keman hocası, 1
saga,1
------
zaten gergin olan keman hocası,
"bence ikimizin arasındaki bu düzeni kabullenip, olduğu gibi bırakalım. ben de sana kemanın içinde ne olduğunu söyliyim" dedi
saga, gün boyu ona karşı o kadar hırs dolmuştu ki;
"eşitlik yani... bahisi sen teklif ettiğine göre hanginizin sınavı, odanın mı senin mi? devam et!" dedi
attılar.
keman hocası, 5
saga , 6
"kazandın"
"ödüllendir o zaman"
keman hocası, küçük adımlarla duvara doğru gitti.
kemanı indirdi ve sagaya verdi.
hiç birşey söylemedi.
saga, kemanı alıp odadan çıktı.
evine gitti.
kemanı kırdı.
öyle bir hızla, üzerine indirmişti ki çekici; kemanın telleri fırlayıp elini kesmişti
kemanın içinde, çimentodan bir tablet duruyordu.
üzerinde bir dil resmi ve dilin üzerinde de "harikaydın" yazıyordu.
saga durdu, işte bu iş tam burada bitmişti.
yani saga için o akşam, ikiyüzlü finalin yüzsüz piramidiydi...
--------
yersiz bir iltifat, çift taraflı keman hocasını ele vermişti.
sanki sagayla ufak birşey yaşadığında; saganın gözü kendisinden başka hiç kimseyi görmeyecek, diğer halihazırda ayşe hatunlar gibi ilgisi onun üzerinde kalacaktı.
o da o yüzden sadece uzaktan uzağa cümle kurma aşkını tatmin ediyordu.
saga farketti ki; bütün süslü cümleler ve hayatlar bir eksiklikten geliyordu.
bundan böyle, nerde konuşmasındaki ilgiyi, gerçekte vermeyen bir adam görürse aklına keman hocası gelecekti
ve isminin üzerine, yüzlerce "korkak" kelimesini birleştirerek X atıp, hayatının bir köşesinde çürümeye bırakacaktı.
sonra elinden yere bir damla kan düştü...
saga görmedi. üzerine bastı, ve geçti.
geçti...
geçti......
geçti................................
18 Mayıs 2010 Salı
-14-
Zeu, bir kadınla yattıktan sonra ne zaman "seni seviyorum"u duysa,o gece saman trenini yakar ve uyurdu.
sabah kalktığında saman tren yeniden toparlanmış olurdu.
zeu, yakmak için saman treni seçmişti, çünkü o da onun içinde yaşayan birşeyler olduğu hissediyordu.
adı gibi de emindi halbuki! o treni kendi elleriyle yapmıştı ve içine hiç birşey koymamıştı!
ama geçirdiği ufak hafıza kaybını düşünürsek, zeu'un belleki haritası pek de güvenli değildi.
bir gün, zeu yine bir kadınla yattı.
sonuç değişmemişti. "seniseviyorum" yine karşısındaki organizmanın ağzından çıkmış, duvarlara çarpmış ve zırh haline gelmişti.
zeu için "seniseviyorum"un bu kadar karıncalandırıcı olmasının sebebi buydu.
bilirsin ya! içeride biryerlerde besberrak bir su bütün vücudu sarar. kemiklerin eylemlerine ve göz kapaklarının duruşuna yön verir. eğer miktarı haddinden fazlaysa gözlerin üzerini kaplar, önce parlatır. daha da fazlaysa kör eder. iç kemirmekten beslenen bu akarsuyun adı sevgidir!
ve "seni seviyorum" ağızdan çıktığı anda; sevgi, bütün bu yan etkilerden sıyrılır.
çünkü beynin cümle kurdurma eylemi de bedenin içindeki hislerden beslenir.
mesela bir adam, "siktir git" dedikten sonra karşısındakinin gitmesini istememeye başlar!
komutanlar, emir verene kadar komutandır, askerler için bile emir verildikten itibaren komutanlıklarının bir önemi kalmaz!
ve bir kadın, çocuğuna "doktor ol" diyorsa, söyledikten sonra önemsememeye başlar. o söylemiştir. geri kalanı, çocuğun kalemin ucunu nereye tuttuğunda haz alacağına bakar.
tanrı inancı da bu yüzden, arkası bomboş bir pamuk yığınıdır. zira insanlar varlığından emin olamadıkları hikayeler üzerinde çok daha fazla konuşurlar.
yani bedenden dışarı çıkan his, içeriyi bomboş bırakır. golsüz bir oyun gibidir, pas atmak üzerine kurulu...
anlicağın, "seni seviyorum" demek, "artık sevmiyorum" un elçisidir. samimiyetsiz duruşu da burdan gelir.
sahi, ordan bakılınca da dünyanın en eksik cümlesi olduğu anlaşılmıyor mu!?
herneyse canım!+'^&
vücudun yaratılışı da budur ya işte, içinde kendini titreten birşeyler varsa, onu dışarı atmaya bakar.
kısacası "seni seviyorum", sevgiyi ya kalkan haline getirir ya da dışkı.
ve yazarlar bu yüzden şanssızdır!
zeu için...
zeu da, bu döngüye daha fazla dayanamaz. o gece treni ikiye böler.
---------------
zeu ile saga tanışalı 4 yıl olmuştu.
ve saganın içinde ne zaman biriktirecek yer kalmasa, soluğu zeu'un yanında alırdı.
soluğu olmadığında da telefonu eline.
işin garip yanı, zeu'un saganın hayatındaki misyonu ne kadar "terapist" olsa da, saga zeu'la en çok psikolojisinin bozulduğu kısmını severdi.
eğer olur da zeu kavga edemez duruma gelirse, onu gümüş bir kurşunla öldürecekti.
evet gümüş kurşun! çünkü zeu ne bir örümcekti ne de insan. daha efsanevi bir yeri vardı.
ve işin uyuz yanı da zeu'un profesyonel bir yavşak olduğu kısmıydı.
ya da belki çekici kısmı!?+'^&/
ki, saga bir gün işlerin uyuz yanıyla çekici yanını ayırt edebilmeye başlarsa, dünya çok farklı bir yer olacak.
saga o pazartesi, hayatındaki hikayelerin yeterince sıkıcılaştığını farketti.
zeu'un evine gitti. görüşmeyeli de 1 yıl olmuştu. ve elbette görüşmemeleri, yine gerzek bir konu üzerine en gerzek tartışmanın, gerzek sonucuydu.
yani, iki gerzek bir araya geldiğinde ortaya süsü gerzeklik olan bir ilişkiden başka ne çıkardı ki?
fakat, hiç birşey olmamış gibi konuşmaya başladılar.
evet. zeu oluşumunu tamamlamıştı.
saganın oturduğu iki kişilik koltuğun arkasında duran sandalyeden neler yaptığını anlatırken, saçlarının önünü düzeltip duruyordu.
ve saga, aralarındaki çekimi 1 yıl aradan sonra tekrardan hissettiği için gülme krizine girmek üzereydi.
düşünsene! saçlarını düzeltişi bile çekici gelmeye başlamıştı.
neyseki hissettikleri pusuda durma konusunda yetenekliydi.
üstelik onda da olduğunu gayet iyi bildiği bazı titreşimleri, hiç ortaya çıkarmamıştı daha önce. bu yüzden hiç zor olmayacaktı saklaması.
sohbet devam ederken, zeu gelip saganın yanına oturdu. saga da kucağındaki yastığı alıp onun bacaklarının üzerine koydu.
terapi vakti olduğunu söyleyip, yastığın üzerine yattı.
ve 1 yıldır neler yaptığını anlatmaya başladı.
zeu, her zamanki gibi kendi halinde çözümlemelerini yaptı.
saga sonra ona keman öğretmeninden bahsetti.
zeu, o ana kadar dinlediği hiç bir hikayeye olmamasına karşın, bu hikayeye karşı dişlerini göstermişti.
saga ile zeu'ın yıllar önce bir muhabbeti vardı. 30 yaşlarına gelip, durulmaya başladıklarında beraber yaşayacaklardı. ve devamında, o zaman gelene kadar birbirlerine dokunmayacakları da sözsüz bir anlaşma gibi imzalanmıştı.
ve galiba zeu'un dişlerini ortaya çıkartan da
saga'nın amaçsızca söyleyip üzerine güldüğü, şu cümle olmuştu
"kısacası, ona senden daha önce dokunacağım."
o da
"öyle mi? iddaasına var mısın?"
demişti.
aradan yarım saat geçti.
saga koltuğa uzanıyordu. zeu da onun beli hizasında oturuyordu.
zeu yaklaştı,
"ben farkettim ki, aslında beni çıldırtan tek şey dudaklar. öpmeyi seviyorum" dedi.
saga anlamıştı.
o mesafeden gözlerine bakarsa iddaayı kaybedeceğine emindi.
içgüdüsel bir hareketle onun gözlerini kapadı.
işte olay tam orda şifresi çözülmüş bir cinayet öyküsüne dönmüştü.
zeu o ana kadar saga'nın ona karşı hissettiklerinin böyle güçlü olduğunu hiç farketmemişti.
1 saat boyunca, o yakınlıkta durdu sagaya.
saga sövdü, tokatladı, tehditler savurdu.
zeu, hepsinde de aynı şekilde saganın yüzüne bakmaya devam etti. sadece tehditler sırasında biraz gülmüştü.
çünkü tehditler de olayı tamamen açık hale getiren cinstendi
"bu evden çıktıktan sonra, bunu unutmicam! burnundan getiricem! sen bugün çizgiyi geçtin!"
saganın bu kadar çıldırmasının sebebi, zeu'un o mesafede durup bir türlü öpmemesiydi.
çünkü öpse, onu suçlayacak, bir güzel dövecek ve evden çıkıp gidecekti.
İŞTE ZEU'U FARKLI KILAN ŞEY BUYDU!
ÖPMEYİP, SAGA'NIN ONU ÖPMESİNİ SAĞLAMAYA ÇALIŞACAK KADAR SABIRLI VE PSİKOPATTI!
sonra saga durdu, içindeki intikam dürtüsü devreye girmişti.
tehditleri kesti, vurmayı da. sonra zeu da sıkıldı. ve evden çıktılar.
zeu, saganın kafasında dönenlerden bir haberdi.
saga içinden
"muhabbet arasında, sevgilin, dostun, annen, oyuncağın, trenin, ateşin ve sırayla diğer herşeyin oldum. ama farketmeliydim gerizekalı... sen sıfatlarda hep başarısızdın. bana taktığın bütün sıfatların başında bir de "muhabbet arasında" olmalıydı. ve bir adamın dediğinin tersine, ben hiç bir zaman tırnak içinden çıkmamalıydım."
diyordu.
zeu'un bundan sonra yapması gereken, ruhunu dikkat etmekti.
çünkü gayet iyi biliyordu ki, dünyada savunmasız olduğu tek kadın saga'ydı.
ve işin tehlikeli yanı, saga için artık uzun süre "zeu'saga" olamazdı.
zeu yanına "s" alma hakkını kaybetmişti, efsanevi kısmını kaybettiği gibi.
o gece zeu treni yeniden birleştirdi.
sonra uyudu.
saga, penceresinden girdi. ve onun için treni yaktı.
düşündü
kim bilir; kendi yaşadığı dünyanın felaketleri, hangi sorumsuz tanrının duygusal eksikliğinin sonucuydu.
ve o gün çok önemli birşey farketti;
bir erkek için "seni seviyorum" u duymak ne kadar iticiyse,
bir kadın için, varlığını hissettiği ama özenle saklanan hislerin, bir anda eyleme geçişi o kadar iticiydi.
sabah kalktığında saman tren yeniden toparlanmış olurdu.
zeu, yakmak için saman treni seçmişti, çünkü o da onun içinde yaşayan birşeyler olduğu hissediyordu.
adı gibi de emindi halbuki! o treni kendi elleriyle yapmıştı ve içine hiç birşey koymamıştı!
ama geçirdiği ufak hafıza kaybını düşünürsek, zeu'un belleki haritası pek de güvenli değildi.
bir gün, zeu yine bir kadınla yattı.
sonuç değişmemişti. "seniseviyorum" yine karşısındaki organizmanın ağzından çıkmış, duvarlara çarpmış ve zırh haline gelmişti.
zeu için "seniseviyorum"un bu kadar karıncalandırıcı olmasının sebebi buydu.
bilirsin ya! içeride biryerlerde besberrak bir su bütün vücudu sarar. kemiklerin eylemlerine ve göz kapaklarının duruşuna yön verir. eğer miktarı haddinden fazlaysa gözlerin üzerini kaplar, önce parlatır. daha da fazlaysa kör eder. iç kemirmekten beslenen bu akarsuyun adı sevgidir!
ve "seni seviyorum" ağızdan çıktığı anda; sevgi, bütün bu yan etkilerden sıyrılır.
çünkü beynin cümle kurdurma eylemi de bedenin içindeki hislerden beslenir.
mesela bir adam, "siktir git" dedikten sonra karşısındakinin gitmesini istememeye başlar!
komutanlar, emir verene kadar komutandır, askerler için bile emir verildikten itibaren komutanlıklarının bir önemi kalmaz!
ve bir kadın, çocuğuna "doktor ol" diyorsa, söyledikten sonra önemsememeye başlar. o söylemiştir. geri kalanı, çocuğun kalemin ucunu nereye tuttuğunda haz alacağına bakar.
tanrı inancı da bu yüzden, arkası bomboş bir pamuk yığınıdır. zira insanlar varlığından emin olamadıkları hikayeler üzerinde çok daha fazla konuşurlar.
yani bedenden dışarı çıkan his, içeriyi bomboş bırakır. golsüz bir oyun gibidir, pas atmak üzerine kurulu...
anlicağın, "seni seviyorum" demek, "artık sevmiyorum" un elçisidir. samimiyetsiz duruşu da burdan gelir.
sahi, ordan bakılınca da dünyanın en eksik cümlesi olduğu anlaşılmıyor mu!?
herneyse canım!+'^&
vücudun yaratılışı da budur ya işte, içinde kendini titreten birşeyler varsa, onu dışarı atmaya bakar.
kısacası "seni seviyorum", sevgiyi ya kalkan haline getirir ya da dışkı.
ve yazarlar bu yüzden şanssızdır!
zeu için...
zeu da, bu döngüye daha fazla dayanamaz. o gece treni ikiye böler.
---------------
zeu ile saga tanışalı 4 yıl olmuştu.
ve saganın içinde ne zaman biriktirecek yer kalmasa, soluğu zeu'un yanında alırdı.
soluğu olmadığında da telefonu eline.
işin garip yanı, zeu'un saganın hayatındaki misyonu ne kadar "terapist" olsa da, saga zeu'la en çok psikolojisinin bozulduğu kısmını severdi.
eğer olur da zeu kavga edemez duruma gelirse, onu gümüş bir kurşunla öldürecekti.
evet gümüş kurşun! çünkü zeu ne bir örümcekti ne de insan. daha efsanevi bir yeri vardı.
ve işin uyuz yanı da zeu'un profesyonel bir yavşak olduğu kısmıydı.
ya da belki çekici kısmı!?+'^&/
ki, saga bir gün işlerin uyuz yanıyla çekici yanını ayırt edebilmeye başlarsa, dünya çok farklı bir yer olacak.
saga o pazartesi, hayatındaki hikayelerin yeterince sıkıcılaştığını farketti.
zeu'un evine gitti. görüşmeyeli de 1 yıl olmuştu. ve elbette görüşmemeleri, yine gerzek bir konu üzerine en gerzek tartışmanın, gerzek sonucuydu.
yani, iki gerzek bir araya geldiğinde ortaya süsü gerzeklik olan bir ilişkiden başka ne çıkardı ki?
fakat, hiç birşey olmamış gibi konuşmaya başladılar.
evet. zeu oluşumunu tamamlamıştı.
saganın oturduğu iki kişilik koltuğun arkasında duran sandalyeden neler yaptığını anlatırken, saçlarının önünü düzeltip duruyordu.
ve saga, aralarındaki çekimi 1 yıl aradan sonra tekrardan hissettiği için gülme krizine girmek üzereydi.
düşünsene! saçlarını düzeltişi bile çekici gelmeye başlamıştı.
neyseki hissettikleri pusuda durma konusunda yetenekliydi.
üstelik onda da olduğunu gayet iyi bildiği bazı titreşimleri, hiç ortaya çıkarmamıştı daha önce. bu yüzden hiç zor olmayacaktı saklaması.
sohbet devam ederken, zeu gelip saganın yanına oturdu. saga da kucağındaki yastığı alıp onun bacaklarının üzerine koydu.
terapi vakti olduğunu söyleyip, yastığın üzerine yattı.
ve 1 yıldır neler yaptığını anlatmaya başladı.
zeu, her zamanki gibi kendi halinde çözümlemelerini yaptı.
saga sonra ona keman öğretmeninden bahsetti.
zeu, o ana kadar dinlediği hiç bir hikayeye olmamasına karşın, bu hikayeye karşı dişlerini göstermişti.
saga ile zeu'ın yıllar önce bir muhabbeti vardı. 30 yaşlarına gelip, durulmaya başladıklarında beraber yaşayacaklardı. ve devamında, o zaman gelene kadar birbirlerine dokunmayacakları da sözsüz bir anlaşma gibi imzalanmıştı.
ve galiba zeu'un dişlerini ortaya çıkartan da
saga'nın amaçsızca söyleyip üzerine güldüğü, şu cümle olmuştu
"kısacası, ona senden daha önce dokunacağım."
o da
"öyle mi? iddaasına var mısın?"
demişti.
aradan yarım saat geçti.
saga koltuğa uzanıyordu. zeu da onun beli hizasında oturuyordu.
zeu yaklaştı,
"ben farkettim ki, aslında beni çıldırtan tek şey dudaklar. öpmeyi seviyorum" dedi.
saga anlamıştı.
o mesafeden gözlerine bakarsa iddaayı kaybedeceğine emindi.
içgüdüsel bir hareketle onun gözlerini kapadı.
işte olay tam orda şifresi çözülmüş bir cinayet öyküsüne dönmüştü.
zeu o ana kadar saga'nın ona karşı hissettiklerinin böyle güçlü olduğunu hiç farketmemişti.
1 saat boyunca, o yakınlıkta durdu sagaya.
saga sövdü, tokatladı, tehditler savurdu.
zeu, hepsinde de aynı şekilde saganın yüzüne bakmaya devam etti. sadece tehditler sırasında biraz gülmüştü.
çünkü tehditler de olayı tamamen açık hale getiren cinstendi
"bu evden çıktıktan sonra, bunu unutmicam! burnundan getiricem! sen bugün çizgiyi geçtin!"
saganın bu kadar çıldırmasının sebebi, zeu'un o mesafede durup bir türlü öpmemesiydi.
çünkü öpse, onu suçlayacak, bir güzel dövecek ve evden çıkıp gidecekti.
İŞTE ZEU'U FARKLI KILAN ŞEY BUYDU!
ÖPMEYİP, SAGA'NIN ONU ÖPMESİNİ SAĞLAMAYA ÇALIŞACAK KADAR SABIRLI VE PSİKOPATTI!
sonra saga durdu, içindeki intikam dürtüsü devreye girmişti.
tehditleri kesti, vurmayı da. sonra zeu da sıkıldı. ve evden çıktılar.
zeu, saganın kafasında dönenlerden bir haberdi.
saga içinden
"muhabbet arasında, sevgilin, dostun, annen, oyuncağın, trenin, ateşin ve sırayla diğer herşeyin oldum. ama farketmeliydim gerizekalı... sen sıfatlarda hep başarısızdın. bana taktığın bütün sıfatların başında bir de "muhabbet arasında" olmalıydı. ve bir adamın dediğinin tersine, ben hiç bir zaman tırnak içinden çıkmamalıydım."
diyordu.
zeu'un bundan sonra yapması gereken, ruhunu dikkat etmekti.
çünkü gayet iyi biliyordu ki, dünyada savunmasız olduğu tek kadın saga'ydı.
ve işin tehlikeli yanı, saga için artık uzun süre "zeu'saga" olamazdı.
zeu yanına "s" alma hakkını kaybetmişti, efsanevi kısmını kaybettiği gibi.
o gece zeu treni yeniden birleştirdi.
sonra uyudu.
saga, penceresinden girdi. ve onun için treni yaktı.
düşündü
kim bilir; kendi yaşadığı dünyanın felaketleri, hangi sorumsuz tanrının duygusal eksikliğinin sonucuydu.
ve o gün çok önemli birşey farketti;
bir erkek için "seni seviyorum" u duymak ne kadar iticiyse,
bir kadın için, varlığını hissettiği ama özenle saklanan hislerin, bir anda eyleme geçişi o kadar iticiydi.
16 Mayıs 2010 Pazar
!?
kızlar annelerini kendi dünyalarının varlığıyla, anneler kızlarını kendi dünyalarının kurallarıyla yargılıyor.
bütün kadınlar çıldırmış.
bütün kadınlar çıldırmış.
14 Mayıs 2010 Cuma
-13-
iskele alabanda%^+/(
gemi kıyıya yakın, suya demirlerini atarken saga beklemeye dayanamadı, iskeleye atladı.
yolculuk 13 gün sürmüştü.
ailesini 1. dünya savaşında kaybetmiş bir yelken hakimi için bile, tam 13 gün.
13. günde yolcuların geri kalan kısmı, başta sarhoş sarhoş dinledikleri denizin şiirsel uğultusuna katlanamaz hale gelmişti.
ilk günler birbirini gıdıklayarak güverteye çıkan çiftlerin yolu:yatakhane katının koridorları, suratları kefen tutmuş adamlar ve saçları terden kafatasına kadar yapışmış kadınlarla dolmuştu.
"buralarda biryerlerde teleport odası olmalı" diye düşündü saga+^'&
"ya da yazar beni bir lanetli gemi hikayesinin ortasına attı!"
saga için, dünya yörüngesine yeniden girmişti.
bir zehir, yine huzurunu kemirmeye başlamıştı.
fakat bu hikaye için "zehir", çok kahramanca bir kelimedir.
bir silahı rahatça eritebilir ve erittiği salisenin silahı kabul edilebilir.
aklında, kaldırıma zift kıvamında akan bir silah canlandıran şaşkalozlar için...
silah eritmek fiziki bir işlem değildir!
zehir gibi o da, iki beden arası çekimin içine sıçmak için, beyinde birikmiş üstünlük hissinin düello malzemesidir.
bir kadının zehri ve bir adamın pimi çekilmiş bombası olabilir. çünkü şarjörler, birden fazla defa kullanılabileceği için, adeletsiz savaş sahalarının biblolarıdır.
ve ilişkiler de, kuralsız olmak için savaş verir fakat adaletsiz savaşları barındırmamak gibi bir kuralları vardır.
o yüzden şarjör barındıran herşey yavşak işidir!
kahramanca diyorduk...
bir kadın başka bir bedenin orak izini taşımadan yaşayamaz.
zehir de bu yüzden epiktir.
zehir saçmak; orağı atomlarına ayırmak! +'^&/=^'
huzur diyorduk...
huzur da, dönem dönem sagaya uğrar ve bando eşliğinde giderdi.
huzur işte... hanginizinki şovu sevmez?!%^+/
saga'nın huzurunun da bu seferki şovu; gemiden iskeleye sıçradığında, ölünmez adamın arkasından bağırmasıyla oldu:
"10 gündür burda 24 saat beraberdik saga! aramızda görünmez bir ip bile bırakmayacak mısın?"
saga, arkasını dönmeden cevap verdi.
"13 gün suldor..."
"ilk gün ki toplu yemekte kalabalıktan kurtulup, odaya geçmek istediğini söylediğin zaman anlamıştım. günleri, saatleri ve saniyeleri sadece arkanda bırakmak istediğin birşey varsa sayıyorsun. "
saga içinden saymaya başladı
1,2,3...........
gemi kıyıya yakın, suya demirlerini atarken saga beklemeye dayanamadı, iskeleye atladı.
yolculuk 13 gün sürmüştü.
ailesini 1. dünya savaşında kaybetmiş bir yelken hakimi için bile, tam 13 gün.
13. günde yolcuların geri kalan kısmı, başta sarhoş sarhoş dinledikleri denizin şiirsel uğultusuna katlanamaz hale gelmişti.
ilk günler birbirini gıdıklayarak güverteye çıkan çiftlerin yolu:yatakhane katının koridorları, suratları kefen tutmuş adamlar ve saçları terden kafatasına kadar yapışmış kadınlarla dolmuştu.
"buralarda biryerlerde teleport odası olmalı" diye düşündü saga+^'&
"ya da yazar beni bir lanetli gemi hikayesinin ortasına attı!"
saga için, dünya yörüngesine yeniden girmişti.
bir zehir, yine huzurunu kemirmeye başlamıştı.
fakat bu hikaye için "zehir", çok kahramanca bir kelimedir.
bir silahı rahatça eritebilir ve erittiği salisenin silahı kabul edilebilir.
aklında, kaldırıma zift kıvamında akan bir silah canlandıran şaşkalozlar için...
silah eritmek fiziki bir işlem değildir!
zehir gibi o da, iki beden arası çekimin içine sıçmak için, beyinde birikmiş üstünlük hissinin düello malzemesidir.
bir kadının zehri ve bir adamın pimi çekilmiş bombası olabilir. çünkü şarjörler, birden fazla defa kullanılabileceği için, adeletsiz savaş sahalarının biblolarıdır.
ve ilişkiler de, kuralsız olmak için savaş verir fakat adaletsiz savaşları barındırmamak gibi bir kuralları vardır.
o yüzden şarjör barındıran herşey yavşak işidir!
kahramanca diyorduk...
bir kadın başka bir bedenin orak izini taşımadan yaşayamaz.
zehir de bu yüzden epiktir.
zehir saçmak; orağı atomlarına ayırmak! +'^&/=^'
huzur diyorduk...
huzur da, dönem dönem sagaya uğrar ve bando eşliğinde giderdi.
huzur işte... hanginizinki şovu sevmez?!%^+/
saga'nın huzurunun da bu seferki şovu; gemiden iskeleye sıçradığında, ölünmez adamın arkasından bağırmasıyla oldu:
"10 gündür burda 24 saat beraberdik saga! aramızda görünmez bir ip bile bırakmayacak mısın?"
saga, arkasını dönmeden cevap verdi.
"13 gün suldor..."
"ilk gün ki toplu yemekte kalabalıktan kurtulup, odaya geçmek istediğini söylediğin zaman anlamıştım. günleri, saatleri ve saniyeleri sadece arkanda bırakmak istediğin birşey varsa sayıyorsun. "
saga içinden saymaya başladı
1,2,3...........
10 Mayıs 2010 Pazartesi
-12-
kaldırımlardan da sıkılmıştı saga.
en kaçağından, bir gemiye bindi
kaçmak için, kaçak birşeylere takılmaktan daha güzel bir yol yoktu ki.
çünkü ne zaman hevesle meddah olmaya çalışsa, adım attığı sahneyi eli kalem tutan örümcekler basıyordu.
eh, saga da örümcekleri sevmez değildi ama...
olay da bu ya...
sabahı çıkardığında baş ağrısıyla lanetleyen, 6 bacaklı 3 cinsel organlı gece bekçilerinin üzerine basmanın vakti gelmişti.
ve hepsi de gecenin, coğrafyanın incelemeye korktuğu iklimi yüzündendi.
önce biraz bahar, ne istediği bilen sırıtmalar
sonra biraz yaz, iç kesimlerde beyaz yağmuruyla feyyaz, alaz, dıranas
hemen ardından sonbahar, sabaha karşılaşılacak yüzleşmenin haber verdiği kar
sabaha karşı kış, kovmamak için zor tuttuğu bir gecelik battaniye için zoraki sırıtış
ki zaten birşey sırıtmayla başlıyorsa, sırıtmayla bitmek zorundadır. bkz. samimiyetsizliğin, üzerinde özensizce düşünülmüş komplo teorisi!?
kısacası, en fazla 4 saat sevilmeye mahkum örümcek ordusuna okkalı küfürler savurmak,saganın öğlen saatlerinin alışkanlığı haline gelmişti.
yani saga sözlüğü de, bir kelime daha işlemişti, inşaat sırasında işçilerinin şehri terk ettiği sayfasına:
"örümcek: gece saatlerinde tüylü bacaklarından yararlanılmasına rağmen, sabah saatlerinde onları teker teker kopartma dürtüsü uyandıran, beklentisiz, bir günlük yoldaş. bundan böyle hevesi alınanlar klasörüne aittir."
hah! gemi diyorduk!
saga da gemiye, gerçekçi birşeyler bulmaya gitti.
çünkü daha önce bir kaptanla tanışmıştı ve uzun süre kabullenmek istemese de, kaptan onun hayatını değiştirmişti.
olmak istediği kadın olmasını sağlamış ve sonra da siktirip gitmişti.
hala zaman zaman arkasından iki damla gözyaşı döker saga, o da yarım kaldığını hissettiği bir resim için.
gemiye adım atar atmaz, sanki onun ruhu bütün sulara yerleşmiş gibi hissetti. ve günah çıkartır gibi bir kaç cümle döküldü ağzından.
"kaptan... seni özlüyorum, şükür ki bir daha yanımda olmayacaksın."
çünkü saga, hayatı boyunca bir tek kaptanın yanında kendini güvende hissetmişti. özlediği şey de buydu. kendini onun yanına öyle ait hissetmişti ki, herşeyi bırakmış, kaptanın ilerlemesini izler duruma gelmişti.
yani saga da, güven ve aitlik hissettiği anda, hayatı bırakan akılsız türdendi.
ama dersini almıştı. gardını da.
bir adamla oynadığı titanik oyunu gelmişti aklına. o yüzden gözüne geminin burnunu kestirdi.
oraya oturduğunda ilk defa anıları, yükmüş gibi gelmiyordu.
işlediği cinayeti, yattığı adamları, kırdığı dostlarını, hatta yırttığı kağıtları ve tırmaladığı suratları yanında bulundurması, gülümsetiyordu onu.
gerçekleri, bir delinin kafasındaki karnaval kadar huzur dolu hale getiren neydi, anlayamadı.
ben, yaklaşan bir büyücünün etkisi diyorum.
eğer büyücüler gerçekten varlığını sezdiriyorsa, dediği gibi bir delinin.
zaten hep öyle olur, birşeylere farklı bir açıdan bakmaya başladığın anda, hayat kafanı ikinci kez karıştırmak için zemin hazırlar. ve bütün zeminler, öncesinde baktığın olay için seni rahatlatır.
ama döngüler, güzeldir.
saga, adım sesleriyle karışıp gıcırdayan tahtalardan anladı.
biri yanına yaklaşıyordu.
"dur" dedi
adam durdu.
saga arkasını döndü.
ÖLDÜRDÜĞÜ ADAM CAPCANLI KARŞISINDA DURUYORDU.
arada bir hayatının tanrının özel oyuncağı olduğunu düşünüyordu.
nerde olamayacak kadar saçma bir tesadüf varsa, onunla karşılaşmak zorunda kalıyordu.
ve yine o cızırdamalardan bir tanesiydi!?42^&^/'^'^+'!+!
ruhundaki bütün dinginlik, geminin çürüyen tabanından içeri kaçıştı.
adam burda karşısına çıktığına göre, intikam peşinde olabilirdi.
saga, belki ona sol anahtarını geri verirse canını kurtarabilirdi!?
ceplerini yokladı.
SOL ANAHTARI YERİNDE YOKTU.
o an yaşadığı telaşı, en son mavi bir otel odasında, sigarasını yakmaya çalışırken kibritin yatağa düşüp alev aldığı an yaşamıştı. çünkü kırmızı ve mavi yanyana durduğunda mutlaka boktan birşeyler olurdu.
ama adam, hiç de intikamcı bir örümcek gibi gözükmüyordu.
hatta saga utanmasa, onun bir örümcek olmadığını düşünecekti.
bu gemiye bir örümceğin bineceğine inanmıyordu.
adam
"gemiden inene kadar elini hiç açmamanı sağlayabilirim" dedi.
saga elini uzattı
"al, yap hadi" dedi
adam, saganın avcunun içine birşey koyup, elini yumruk haline getirdi.
işte bu gerçekten acımasızcaydı.
çünkü saga, hediyeleri, karşısındakini surat ifadesini görmekten mahrum bırakmak için, ancak o gittikten sonra incelerdi.
adam saganın avcunu açmayacağını biliyordu
saga da adamın, intikamların en eğlencelisini aldığını.
avcunun içinde, lastiğimsi bir yapı vardı. bir yerden sonra kendini tam katı bir maddeye bırakıyordu.
intikam, manevi bir zarar vermek üzere tasarlanmıştı.
avcunu açsa, karakterini çiğnemiş olacaktı.
açmazsa meraktan çıldıracaktı.
aradan yarım saat geçti. saganın yüzü sarardı.
adam dayanamadı:
"sol anahtarı için beni öldürmeye çalışmana gerek yoktu. istesen verirdim. şimdi yaptığım gibi"
dedi.
saga, elinde ne olduğu artık biliyordu.
en umarsız ve ölümcül dokunuş buydu. çünkü beyniyle, kalbi arası biryerlere dokunmuştu. bu da uzayın bilinmeyen iki ucundaki iki gezegenin arasındaki yolu görünür kılmıştı.
avcunu açtı. sol anahtarını boynuna taktı.
anahtar, derisini eritiyormuş gibi acıtıyordu biryerlerini.
ve acıyan yeri kesinlikle derisi değildi.
anlayacağın işkenceler kentine, çarpık bir düzen hakimdi.
çürük tabanın arasına kaçmış dinginlik de yukarıyı şöyle bir kolaçan etti. sonra saganın bedenine geri dönmeye karar verdi.
herkes kendini ait hissettiği yerdeydi.
saga dahil.
gemiye ilk bindiğindeki gülümseme, yine yüzüne yerleşmişti.
bunu farkeden adam
"bunların tek bir sebebi var. gülerken gözlerinin ışıldamasını seviyorum" dedi
birileri, blue hotel'i çalmaya başlamalı diye düşündü saga. çünkü o an elinde duran silaha, ve içindeki ölüm tacirine rağmen, dolunayın ışığı onu aydınlatmaya meyilliydi.
bir şekilde şefkat duyuyordu karşısındaki adama.
işte bu, en tehlikeli adam türüdür saga gibi bir kadın için.
ortada hiç birşey yokken kibarlığı ve üzeri sevgiyle yamanmış cümleleriyle, yanındayken huzurlu hissettirir. ÖLÜNMEZDİR. yani öldürülür ve ölmez. kendini tanıtmak ve sevdirmek için, atom çekirdeği kadar bile çaba harcamazsın ama o, seni çözmeyi çoktan g13 projesi haline getirmiştir.
sonunda ya bir anda kendini alışmış ve kopamaz halde bulursun ya da onun kalbini sürekli kırdığın için duvar tırmalatıcak cinsten bir sorumluluk altında.
"ama beni tanıman için, hiç çaba harcamadım. seninkisi hiçbirşeyden yol almak" dedi.
adam, bir lafın nereye gidiyor olduğunu anlamak konusunda, tanrısal bir vizyona sahipti:
"galaktus, dünyayı istediğini söylediğinde insanlar "neden dünya!?" demişlerdi. galaktus, rahat ve sinsi bir şekilde gülümsemişti. ve sadece "çünkü o sizin" demişti. ben de o an anladım, galaktus elde etmek isteseydi bu kadar uğraşmazdı. o sadece uğraşmak istiyordu"
dedi.
------------------------------------
saga, o günün gecesi yine geminin burnuna gitti.
beyninin bitkisel yaşamdaki her hücresi, kendine gelmiş ve birşeyler farketmişti.
bir örümcekten ve bir aşıktan farklı olarak, o adam karşısındaki kadını yaşıyordu.
ve saga artık biliyordu; dirilmeyi başaran tek bir adam dünyayı başka bir yer yapmaya yeterdi.
sonra bir şarkı mırıldandı kaptan için... hatalarını tekrarlamayacaktı.
thank you india
thank you terror
thank you disillusionment
thank you frailty
thank you silence
thank you thank you captain
en kaçağından, bir gemiye bindi
kaçmak için, kaçak birşeylere takılmaktan daha güzel bir yol yoktu ki.
çünkü ne zaman hevesle meddah olmaya çalışsa, adım attığı sahneyi eli kalem tutan örümcekler basıyordu.
eh, saga da örümcekleri sevmez değildi ama...
olay da bu ya...
sabahı çıkardığında baş ağrısıyla lanetleyen, 6 bacaklı 3 cinsel organlı gece bekçilerinin üzerine basmanın vakti gelmişti.
ve hepsi de gecenin, coğrafyanın incelemeye korktuğu iklimi yüzündendi.
önce biraz bahar, ne istediği bilen sırıtmalar
sonra biraz yaz, iç kesimlerde beyaz yağmuruyla feyyaz, alaz, dıranas
hemen ardından sonbahar, sabaha karşılaşılacak yüzleşmenin haber verdiği kar
sabaha karşı kış, kovmamak için zor tuttuğu bir gecelik battaniye için zoraki sırıtış
ki zaten birşey sırıtmayla başlıyorsa, sırıtmayla bitmek zorundadır. bkz. samimiyetsizliğin, üzerinde özensizce düşünülmüş komplo teorisi!?
kısacası, en fazla 4 saat sevilmeye mahkum örümcek ordusuna okkalı küfürler savurmak,saganın öğlen saatlerinin alışkanlığı haline gelmişti.
yani saga sözlüğü de, bir kelime daha işlemişti, inşaat sırasında işçilerinin şehri terk ettiği sayfasına:
"örümcek: gece saatlerinde tüylü bacaklarından yararlanılmasına rağmen, sabah saatlerinde onları teker teker kopartma dürtüsü uyandıran, beklentisiz, bir günlük yoldaş. bundan böyle hevesi alınanlar klasörüne aittir."
hah! gemi diyorduk!
saga da gemiye, gerçekçi birşeyler bulmaya gitti.
çünkü daha önce bir kaptanla tanışmıştı ve uzun süre kabullenmek istemese de, kaptan onun hayatını değiştirmişti.
olmak istediği kadın olmasını sağlamış ve sonra da siktirip gitmişti.
hala zaman zaman arkasından iki damla gözyaşı döker saga, o da yarım kaldığını hissettiği bir resim için.
gemiye adım atar atmaz, sanki onun ruhu bütün sulara yerleşmiş gibi hissetti. ve günah çıkartır gibi bir kaç cümle döküldü ağzından.
"kaptan... seni özlüyorum, şükür ki bir daha yanımda olmayacaksın."
çünkü saga, hayatı boyunca bir tek kaptanın yanında kendini güvende hissetmişti. özlediği şey de buydu. kendini onun yanına öyle ait hissetmişti ki, herşeyi bırakmış, kaptanın ilerlemesini izler duruma gelmişti.
yani saga da, güven ve aitlik hissettiği anda, hayatı bırakan akılsız türdendi.
ama dersini almıştı. gardını da.
bir adamla oynadığı titanik oyunu gelmişti aklına. o yüzden gözüne geminin burnunu kestirdi.
oraya oturduğunda ilk defa anıları, yükmüş gibi gelmiyordu.
işlediği cinayeti, yattığı adamları, kırdığı dostlarını, hatta yırttığı kağıtları ve tırmaladığı suratları yanında bulundurması, gülümsetiyordu onu.
gerçekleri, bir delinin kafasındaki karnaval kadar huzur dolu hale getiren neydi, anlayamadı.
ben, yaklaşan bir büyücünün etkisi diyorum.
eğer büyücüler gerçekten varlığını sezdiriyorsa, dediği gibi bir delinin.
zaten hep öyle olur, birşeylere farklı bir açıdan bakmaya başladığın anda, hayat kafanı ikinci kez karıştırmak için zemin hazırlar. ve bütün zeminler, öncesinde baktığın olay için seni rahatlatır.
ama döngüler, güzeldir.
saga, adım sesleriyle karışıp gıcırdayan tahtalardan anladı.
biri yanına yaklaşıyordu.
"dur" dedi
adam durdu.
saga arkasını döndü.
ÖLDÜRDÜĞÜ ADAM CAPCANLI KARŞISINDA DURUYORDU.
arada bir hayatının tanrının özel oyuncağı olduğunu düşünüyordu.
nerde olamayacak kadar saçma bir tesadüf varsa, onunla karşılaşmak zorunda kalıyordu.
ve yine o cızırdamalardan bir tanesiydi!?42^&^/'^'^+'!+!
ruhundaki bütün dinginlik, geminin çürüyen tabanından içeri kaçıştı.
adam burda karşısına çıktığına göre, intikam peşinde olabilirdi.
saga, belki ona sol anahtarını geri verirse canını kurtarabilirdi!?
ceplerini yokladı.
SOL ANAHTARI YERİNDE YOKTU.
o an yaşadığı telaşı, en son mavi bir otel odasında, sigarasını yakmaya çalışırken kibritin yatağa düşüp alev aldığı an yaşamıştı. çünkü kırmızı ve mavi yanyana durduğunda mutlaka boktan birşeyler olurdu.
ama adam, hiç de intikamcı bir örümcek gibi gözükmüyordu.
hatta saga utanmasa, onun bir örümcek olmadığını düşünecekti.
bu gemiye bir örümceğin bineceğine inanmıyordu.
adam
"gemiden inene kadar elini hiç açmamanı sağlayabilirim" dedi.
saga elini uzattı
"al, yap hadi" dedi
adam, saganın avcunun içine birşey koyup, elini yumruk haline getirdi.
işte bu gerçekten acımasızcaydı.
çünkü saga, hediyeleri, karşısındakini surat ifadesini görmekten mahrum bırakmak için, ancak o gittikten sonra incelerdi.
adam saganın avcunu açmayacağını biliyordu
saga da adamın, intikamların en eğlencelisini aldığını.
avcunun içinde, lastiğimsi bir yapı vardı. bir yerden sonra kendini tam katı bir maddeye bırakıyordu.
intikam, manevi bir zarar vermek üzere tasarlanmıştı.
avcunu açsa, karakterini çiğnemiş olacaktı.
açmazsa meraktan çıldıracaktı.
aradan yarım saat geçti. saganın yüzü sarardı.
adam dayanamadı:
"sol anahtarı için beni öldürmeye çalışmana gerek yoktu. istesen verirdim. şimdi yaptığım gibi"
dedi.
saga, elinde ne olduğu artık biliyordu.
en umarsız ve ölümcül dokunuş buydu. çünkü beyniyle, kalbi arası biryerlere dokunmuştu. bu da uzayın bilinmeyen iki ucundaki iki gezegenin arasındaki yolu görünür kılmıştı.
avcunu açtı. sol anahtarını boynuna taktı.
anahtar, derisini eritiyormuş gibi acıtıyordu biryerlerini.
ve acıyan yeri kesinlikle derisi değildi.
anlayacağın işkenceler kentine, çarpık bir düzen hakimdi.
çürük tabanın arasına kaçmış dinginlik de yukarıyı şöyle bir kolaçan etti. sonra saganın bedenine geri dönmeye karar verdi.
herkes kendini ait hissettiği yerdeydi.
saga dahil.
gemiye ilk bindiğindeki gülümseme, yine yüzüne yerleşmişti.
bunu farkeden adam
"bunların tek bir sebebi var. gülerken gözlerinin ışıldamasını seviyorum" dedi
birileri, blue hotel'i çalmaya başlamalı diye düşündü saga. çünkü o an elinde duran silaha, ve içindeki ölüm tacirine rağmen, dolunayın ışığı onu aydınlatmaya meyilliydi.
bir şekilde şefkat duyuyordu karşısındaki adama.
işte bu, en tehlikeli adam türüdür saga gibi bir kadın için.
ortada hiç birşey yokken kibarlığı ve üzeri sevgiyle yamanmış cümleleriyle, yanındayken huzurlu hissettirir. ÖLÜNMEZDİR. yani öldürülür ve ölmez. kendini tanıtmak ve sevdirmek için, atom çekirdeği kadar bile çaba harcamazsın ama o, seni çözmeyi çoktan g13 projesi haline getirmiştir.
sonunda ya bir anda kendini alışmış ve kopamaz halde bulursun ya da onun kalbini sürekli kırdığın için duvar tırmalatıcak cinsten bir sorumluluk altında.
"ama beni tanıman için, hiç çaba harcamadım. seninkisi hiçbirşeyden yol almak" dedi.
adam, bir lafın nereye gidiyor olduğunu anlamak konusunda, tanrısal bir vizyona sahipti:
"galaktus, dünyayı istediğini söylediğinde insanlar "neden dünya!?" demişlerdi. galaktus, rahat ve sinsi bir şekilde gülümsemişti. ve sadece "çünkü o sizin" demişti. ben de o an anladım, galaktus elde etmek isteseydi bu kadar uğraşmazdı. o sadece uğraşmak istiyordu"
dedi.
------------------------------------
saga, o günün gecesi yine geminin burnuna gitti.
beyninin bitkisel yaşamdaki her hücresi, kendine gelmiş ve birşeyler farketmişti.
bir örümcekten ve bir aşıktan farklı olarak, o adam karşısındaki kadını yaşıyordu.
ve saga artık biliyordu; dirilmeyi başaran tek bir adam dünyayı başka bir yer yapmaya yeterdi.
sonra bir şarkı mırıldandı kaptan için... hatalarını tekrarlamayacaktı.
thank you india
thank you terror
thank you disillusionment
thank you frailty
thank you silence
thank you thank you captain
5 Mayıs 2010 Çarşamba
-11-
saga, o gelmeden kutlanıp bitmiş doğum gününden çıktıktan sonra tek başına bir bara girdi.
sinirlenip, almadığı mektupları düşünüyordu.
neyse dedi, "almadıysam, cümleler nereye gideğini düşünsün"
sonra vazgeçti, "şimdi bana gelmek isteyen cümleleri başkalarına gitmeye mi zorlamış oldum!?"
durdu, "amaaaan, ille de bana gelmek istiyorsa, bak 7 koridor var burda. girer birine gelir."
hareketlendi, "ama hevesleri de kırılmış olabilir."
dirseklerini masaya, ellerini saçlarının bitip yüzünün başladığı yere yerleştirdi, "ama zaten heveslerini yerine getirmek için, gerekli cümleyi söyledim"
mektupları, ittirmiş ve arkadaşlarına "bu mektupları alın, kestiğiniz pastanın tadını da yazıp verirsiniz. merak ediyorum da" demişti.
ellerini yüzünden çekti, "hiç ders verme saga, sorumsuz insanların yanında olgun olmak hiç bir işte yaramıyor"
dudaklarını büzüp, üffledi, "1 yılın analizini 20 farklı şekilde reddettim. hepsinin hafızasında farklı bir biçimde"
barda tori amos'dan "sorta fairytale" çalmaya başladı.
tori amos, tecavüze uğramıştı. ve ondan sonra piyano tuşlarının libidosu gibi şarkılar yapmaya başlamıştı.
ve saga sorta fairytale'i hep sakinleştirici olarak kullanmıştı. ama bugün bir işe yaramadı.
bardan çıktı.
evine doğru yürüdü.
varmadan, evinin bir üst sokağında tacize uğradı.
"yuh..." dedi. "tori amos enerjisi bu olsa gerek."
kim bilir, bir şarkı daha dinleyip sakinleşmese ne olacaktı? ya da tori amos, kimin şarkısını dinleyip sakinleşememesi yüzünden tecavüze uğramıştı?
ya da, hangi kompleksli büyücü, halkını söylediği şarkıyla yatıştıramaması yüzünden bu laneti başlatmıştı? ya da, jigglypuff buna gönderme olsun diye yaratılmış bir karakter miydi?
ya da............
derken! bir araba hızla saga'nın üzerine geldi!
çarpmadan durdu.
içeriden bir adam, camı açtı. kafasını kollarıyla beraber dışarı çıkardı.
o görüntüyü alıp, gündüz vakti bir otobana koysa; şehirde yapacağı birşey kalmadığını düşünen 3-5 adamın, özgürlüğünü gövdesinden yukarı aktarıp, arabanın camından dışarı "vuhuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu!!!!!!!!!!" diye bağırma sahnesi olurdu.
"özür dilerim" dedi. ve gitti.
saga sakinledi.
tek ihtiyacı olan şeyin bir özür olduğunu anladığında, kendiyle periyodik olarak 5 dakikada bir dalga geçti.
sinirlenip, almadığı mektupları düşünüyordu.
neyse dedi, "almadıysam, cümleler nereye gideğini düşünsün"
sonra vazgeçti, "şimdi bana gelmek isteyen cümleleri başkalarına gitmeye mi zorlamış oldum!?"
durdu, "amaaaan, ille de bana gelmek istiyorsa, bak 7 koridor var burda. girer birine gelir."
hareketlendi, "ama hevesleri de kırılmış olabilir."
dirseklerini masaya, ellerini saçlarının bitip yüzünün başladığı yere yerleştirdi, "ama zaten heveslerini yerine getirmek için, gerekli cümleyi söyledim"
mektupları, ittirmiş ve arkadaşlarına "bu mektupları alın, kestiğiniz pastanın tadını da yazıp verirsiniz. merak ediyorum da" demişti.
ellerini yüzünden çekti, "hiç ders verme saga, sorumsuz insanların yanında olgun olmak hiç bir işte yaramıyor"
dudaklarını büzüp, üffledi, "1 yılın analizini 20 farklı şekilde reddettim. hepsinin hafızasında farklı bir biçimde"
barda tori amos'dan "sorta fairytale" çalmaya başladı.
tori amos, tecavüze uğramıştı. ve ondan sonra piyano tuşlarının libidosu gibi şarkılar yapmaya başlamıştı.
ve saga sorta fairytale'i hep sakinleştirici olarak kullanmıştı. ama bugün bir işe yaramadı.
bardan çıktı.
evine doğru yürüdü.
varmadan, evinin bir üst sokağında tacize uğradı.
"yuh..." dedi. "tori amos enerjisi bu olsa gerek."
kim bilir, bir şarkı daha dinleyip sakinleşmese ne olacaktı? ya da tori amos, kimin şarkısını dinleyip sakinleşememesi yüzünden tecavüze uğramıştı?
ya da, hangi kompleksli büyücü, halkını söylediği şarkıyla yatıştıramaması yüzünden bu laneti başlatmıştı? ya da, jigglypuff buna gönderme olsun diye yaratılmış bir karakter miydi?
ya da............
derken! bir araba hızla saga'nın üzerine geldi!
çarpmadan durdu.
içeriden bir adam, camı açtı. kafasını kollarıyla beraber dışarı çıkardı.
o görüntüyü alıp, gündüz vakti bir otobana koysa; şehirde yapacağı birşey kalmadığını düşünen 3-5 adamın, özgürlüğünü gövdesinden yukarı aktarıp, arabanın camından dışarı "vuhuuuuuuuuuuuuuuuuuuuu!!!!!!!!!!" diye bağırma sahnesi olurdu.
"özür dilerim" dedi. ve gitti.
saga sakinledi.
tek ihtiyacı olan şeyin bir özür olduğunu anladığında, kendiyle periyodik olarak 5 dakikada bir dalga geçti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)